49) Kiayı tamir ettirdik İlk arabam, Kia capital 1993, halk tabiriyle bir kupon arabası yani gazetenin biri biriktirilen kupon karşılığında çekilişle bu arabayı vermiş. o yüzden Türkiye’de sadece 300 adet gelmiş. o yüzden piyasası yok parçası da yok müşterisi de. o yüzden ucuz. Ben arabayı Çanakkale Çan da vazife yapan arkadaşım Davut hocadan aldım. Davut hoca malını süsleyip satmasını becerir. Mersedes konforunda ucuz araba.. şu özelliği de var bu özelliği de var.. deyince ben tamam dedim. arabamı buldum dedim ve 3500 liraya aldım 2003 yılında. üç bin peşin verdim beş yüz yerine de masaüstü pc verdim. Arabayı dönüş yolunda arkadaşım Hüseyin sürdü. Çorlu’da görevli olan. Bence de güzel arabaydı. japon ayarında. eksik parçalarını mazda 626 dan temin ediyorduk. uyuyordu. Edirne’de bana şoförlük öğreten üstam Tamer abi adeta bir yer pilotu. çok seri kullanır. bana da seri ekonomik kullanmayı öğretti. Bir memleket izninde ailecek köye giderken köy yolunda arabayı mucura kaptırdım ve devirdim. araba pert oldu. çekici ile Kayseri’ye götürdük. yaşlı tecrübeli bir adam bunu hiç yaptırmayın böyle satın dedi. müzayedeye çıkardık. sanayi hoparlöründen parayla ilan verdik birkaç kişi geldi biri bize reno 12 teklif etti 80 küsur model bindim bu araba edirne’ye gitmez dedim. adam bize “su an bunun piyasası…
38) Pansiyondan kaçış Yozgat anadolu lisesine gittiğim yıllardı devlet yatılı pansiyonunda kalıyorduk. pansiyon akşamları sıkıcıydı. yatakhaneler yat saatine kadar kapalıydı. her taraf kuru beton, hapishane gibi.. biz de dışarı çıkıp gezmek isterdik yat saatinde yoklama alındıktan sonra ancak mümkündü bu, belletmen odasına çekildikten sonra.. yere yakın bir pencereden atlayarak çıkardık. çıkmak kolaydı nispeten ama o atladığımız yerden geri tırmanmak imkansız gibiydi.. zemine yakın pencereler de vardı ama o saatte kapalı olurdu. o yüzden bazı geceler dışarıda sabahlardık. O yıllar zayıf ve çelimsizdim çok üşürdüm, ellerim ayaklarım ısınmaz buz gibi olurdu o yüzden soğuğu sevmezdim. hani acı da olsa yaşadığın hatıralar geriye dönüp baktığında tatlı bir anı olur ya.. o soğuk geceler benim için hiç bir zaman ısınmadı, acılığı gidip tatlılaşmadı hatırladıça üşüdüğümü hatırlar nefret ederim.. bu yüzden kafamı sokacak sıcak bir ev hayali ile öğrenci iken daire tuttum ya.. 39) Teravihten firar ! İstikametten biraz çıkmıştım, ergenlik tripleri attığım yıllardı. Yozgat anadolu lisesi pansiyonunda kalıyordum. arkadaşlarla kahveye dadanmış okey oynamaya alışmıştım. tatilde eve sarıkayaya gelmiştim. ramazandı. gündüz orucu tutuyor ancak akşam olunca babamlar teravihe gidince ben kürtlerin kahveye gidiyordum. dükkandan tanıdığım ustalarla kahvede buluşuyor okey çeviriyorduk. babamların teravihten çıktığını düşündüğüm saatte kahveden çıkıyor eve dönüyordum.. babam nasılsa bunu hissetmiş veya…
30) Okul tuvaletinde hapis 1986 yılı.. Fransa’da ilkokula gidiyordum Hericourt ilçesi Ecolle Groupe Poirey denilen bir laik okul. Fransa’da okullar laik olanlar ve olmayanlar şeklinde iki kısımdır. Biz Müslümanlar laik okullara gideriz Çünkü laik okullarda din konuları geçmez öğrenciler kiliseye gitmez kiliseden papaz da gelmez. okul tamamını seküler anlayış üzerinedir öğretmenler de laiktir, Siz deyin: ateist. Belli bir inançları yoktur o yüzden ne açıktan ne gizliden sizlere Hıristiyanlık propagandası yapmazlar.. inancınıza müdahale de etmez şüpheye düşürmeye çalışmazlar. Okulda sabahtan öğleye kadar bir tane teneffüs olurdu, yarım saat kadar. uzun uzun oynardık. Bir gün saklambaç oynamıştık Ben de okul bahçesinde bulunan tuvaletlere saklamıştım eski bir okuldu. tuvaletlerin kilit mekanizması da eskiydi. İçeri girdim ve kapıyı kapattım ancak ne kadar zorladımsa bir daha da açamadım. orada kilitli hapis kalmıştım. bir çocuğun küçük bir odacıkta kilitli kalması ne demek bilirsiniz. ancak metanetimi korudum bağırmadım. Ben Türktüm gururluydum, bağırıp ağlayıp şerefimi beş paralık edemezdim. Ders zili çalmıştı öğrenciler sınıflara giriyorlardı okul bahçesi sakinleşmiş ses soluk kesilmişti. Ben orada tek başıma kalmıştım. Baktım duvarların üst tarafında boşluk var tırmandım boşluktan çıktım atladım kurtuldum. Koşarak okula girdim bazı öğretmenler hala okulun önündeydiler “neden kapıdan çıkmadın neden üstten atladın” gibi sorular bekledim ama hiçbir şey sormadılar belki…
26) İkili koltuğa 3 kişi Yozgat Anadolu lisesine gittiğim yıllar. Sarıkaya’dan 5-6 kişiydik. bazen Yozgat’a gidişlerimiz denk gelir bazen birbirimizi görmedik ancak yozgat’tan Sarıkaya gelişlerimizde okuldan aynı saatte çıktığımız için terminalde birbirimizi görürdük, genelde aynı otobüse binerdik. Sınıf arkadaşım Mehmet aaygün’ün kardeşi Ahmet O da bizim okula gelmişti. ablaları da aynı okulda okuyorlardı. Yani aynı aileden 4 kişi her hafta gidiş geliş bileti almak zorundaydı. Mehmet Aygun’ün babası Yusuf Aygün Sarıkaya’da öğretmendi annesi ev kadını. O zamanlar öğretmenlerin maaşları fazla değildi, onlar da benim gibi daha ekonomik gitmenin hesaplarıni yaparlardı. Yusuf öğretmen şöyle bir tavsiyede bulunmuştu “2 koltuğa 3 kişi binin. biz gençliğmizde öyle yapardık” Bu hoşumuza gitmişti. Bir hafta sonu Zafer Turizme bindik Sarıkaya’ya geliyoruz. Mehmet Aygün ben ve kardeşi Ahmet üçümüz iki koltuğa oturduk. Giderken muavin geldi bizden 3 kişilik para istedi. biz iki kişilik bilet gösterdik “Biz sadece 2 koltuğa oturduk, iki koltuk parası isteyebilirsin” dedik. Yusuf öğretmenin verdiği aklı uyguluyorduk ancak muavin kabul etmiyordu. Olur mu siz 3 kişisiniz” diyordu. Gerçekten garip bir durumdu çünkü otobüsün yarısından çoğu boştu. Sonra diyelim aynı koltuğa 4 kişi otursak iki kişilik ücret mi verecektik! veya koltuğa oturmayıp ayakta gitsek bedava mı gidecektik !? Yani biraz saçmaydı, ama denedik ve…
21) Kurtkapanı ve tek dalma 1989 yılında Yozgat Sarıkaya Barbaros ilkokulundan mezun olunca o zamanlar ilkokul mezunları arasında düzenlenen karakucak güreş müsabakaları olurdu. 0 sene müsabakalara ben de katıldım. Bunun için bir iki ay öncesinden Sarıkaya çayırlarında antrenmanlar çalışmalar yaptık müdür yardımcısının oğlu bir abimiz güreşten anlıyormuş O bizi çalıştırdı. Ben bu konuda iyiydim. rakiplerimi yeniyordum Hatta ben kendimden daha büyük arkadaşları da yenebiliyordum benden umutluydular, o abilerden bir kaç numara da öğrendim. O numaralar çok işime yaradı. Bunlar kurt kapanı ve tek dalış. Tek dalma rakibini ileri geri ittirirken bana doğru gelen ayağını kapıp diğer ayağına çelme takarak yere yıkmak. Bu yöntemle birkaç arkadaşımı yendim. Kurt kapanı ise rakibin önüne diz üstü yatıp seni belinden kavurmasını sağlamak O esnada kollarını kilitleyip başını sağa veya soldan çıkarıp onu yıkmak. Sadece bu iki numara bile Sarıkaya’da birinci olmamı sağladı. Sarıkaya’da kendi kilomda şampiyon olmuştum 38 kiloda.. İbret: Bilenlerle bilmeyen bir olmaz. Bir numara (taktik) fazla bilen kendinden daha güçlü olan rakibini yenebilir. 22) Yozgat’a Sınava Gitmiş Gibi 1991 yılında Yozgat Anadolu lisesinin hazırlık sınıfını okumuşum yıl sonu yazılı imtihanına da girmişim sırada yıl sonu mülakatı olacaktı. okullar kapandıktan 1 hafta sonra. dolayısıyla yaz tatili başlamış evdeydik. mülakatın olduğu gün kendi kendime…
14) 50 Frank kimin olacak Bir memleket izninde köydeyim, asıl almışsam bende bir elli frank var. Yaşım 10 gibi. Köyde akrabalarımın (hepsi kadın, yengelerim) tarlada işleri vardı, hep birlikte tarladaydık. Onlar çapa mapa çalışırken ben güneşin altında öylece beklemek zorundaydım, benim için hiç eğlenceli değil ama ne yaparsın başka çare yok beni bırakıp gidemezler ya.. Öyle kenarda kendi halimde oyalanırken birden cebimden 50 frankı çıkardım ve bizimkiler gördü o andan itibaren ilgi odağı oldum. Biri isa onu bana ver” dedi diğeri isa bana ver bana verirsen sana şunu veririm” diğeri isa bak bende bir sürü türk parası var (koynundan bir tomar para çıkardı) eğer bana verirsen sana bunlardan veririm ! Hayır o da beni kandıramadı 🙂 Kime mi verdim ? Doğrusu hiç birine çünkü birine versem diğerini gücendirmiş olacaktım o yüzden “cimriyim kimseye vermiyorum” uyanıklığına yattım. Doğrusu içlerinden biri işi gücü bıraktı kıbleye döndü ve namazını kıldı.. Eğer verseydim ona verecektim ama dediğim gibi. 15) Yengemin 500 lirası (1987) Yazılmayacak ! 16) Kadirin Ekmek Parası Türkiyeye dönünce sarıkayada yeni arkadaşlarım oldu. İlk arkadaşım Kadir’di. Kadir bizim aşağı köylü ve komşumuz. Sarıkaya Barbaros ilk okuluna 4. sınıftan kayıt oldum ve sınıfa girdim boş bir sıraya oturdum. Kadir geldi seninle oturabilir miyim…
Bismillah vel Hamdu lillah Tembih: sesli yazım yordamıyla yazıldığı için kelime hataları olabilir. Altta yorum kısmında uyarırsanız sevinirim. 6) 100 frank macerası Fransa’da bizim bir komşumuz vardı Fransız aile, çocukları Paskal benim arkadaşımdı. Fakir bir aileydi. Sosyal yardımla geçiniyorlardı. Baba hayırsız biri çalışmazdı. Anneleri alkol ve sigara bağımlısı, sefil perişan bir aile. Kadın devamlı bizim kapıya gelirdi ekmek var mı tuz var mı un var mı..?” Annem komşu hakkı der seve seve verirdi.. İşte bu ailenin bir huyu vardı maaşı aldıkları gün har vurup harman savururlardı -eğer doğru söylüyorsa- Pascal’a da elli frank harçlık verirlerdi. Bazen Pascal’la berbaer takılır onun müsrifçe harcamalarına tanık olurdum. Demek ki ona özendim veya para harcamayı sevdiğim için.. Ben de böyle sınırsız harcama yapmak istiyordum ve bir gün bizim odada elbise dolabında bir yere zula edilmiş bir deste para buldum ve içinden bir tane çektim nasıl olsa kimse fark etmezdi.. tam tamına 100 frank ! Düşün ki günlük harçlığımız 2 frank idi. Bir çubuklu dondurma parası.. 5 frank ise bir kornet ediyordu. Elimdeki 100 frankla mahalle çarşısına gittim. Bir banka züccaciye-oyuncakçı tekel bayii eczane ve marketten oluşan mini çarşı. Oyuncakçıya girdim önümde uzun bir koridor karşıda kasa vardı. kasada bir kadın.. bana tip tip bakıyor. içeri…
Allah’ın ismiyle başlar Ona hamd ederim Peygamberimiz Muhammed efendimize salat ve selâm ederim Bu yazı dizisinde çocukluk hayatımdan bazı kesitleri aktaracağım. Belki tarihin o yıllarına minik bir ayna tutmuş, edebiyat dünyasına küçük, belki eğlenceli hikayecikler eklemiş olurum. Hile hal çaresi, çıkış yolu, çözüm yolu demektir aslında. Türkçe’ye ise aldatmak olarak girmiştir. Biz burada hileyi aldatma anlamında değil, çözüm yolu manasında kullanacağız. Evet biraz aldatma var gibi.. Allah affetsin 1) Zula Yerim Annemin Çantası Yaşım 8. Fransa’da en önemli bir etkinlik biz Türklerin hafta sonları aile dostu ziyaretlerine gitmemiz. Bazen bu ziyaretler şehirden şehre olurdu. o gurbet hayatını çekilir hale getiren, “sana 2. sınıf insan gözüyle bakan” o fransızların içerisinde yaşamanın zorluğunu kolaylaştıran, aynı dili konuştuğumuz, aynı dine inandığımız, aynı sıkıntıları yaşadığımız insanlarla bir araya gelmek.. Bu ziyaretler bizler için her şeydi. Büyüklerin de çok sevdiği, biz çocukların da çok hoşuna giden ailecek ziyaretlerdi bunlar. Eğer o hafta hiç kimseye gitmiyorsak gözümüz kulağımız kapıda olurdu “acaba birisi gelip kapımızı çalacak mı bir misafirimiz gelecek mi” diye.. Eğer kapı çalsın, biz çocuklar hepimiz birden kapıya koşardık bir dostumuzun Bir Türk’ün gelmiş olmasını umardık. Bu aile ziyaretlerinde.. çocukluk işte heves ediyorsun bazen dostlarımızın çok güzel oyuncakları olurdu. ben nedense anneme babama “bana şu…
Gözeten Allah’ın yüce Adıyla.. 44) Polisten kaçış Fransa.. yaşım 9 veya on. Fransa’da Biz çocuklar nedense polisten çok korkardık polislere orada sokak ağzı ile polis demezler Flik derler ne demek olduğunu bilmem. Oturduğumuz binanın önünde ateş yakıyorduk ateşi başlatan kapı komşumuz arkadaşım Pascal idi bizler de bulduğumuz kağıtları ateşe ekliyoruz sönmesin diye.. sonra nedense mahalleden polis geçmeye başladı birileri “polisler geliyor” diye bağırdı. korkacak panik yapacak hiçbir şey yok Ancak korktuk. Ben ve üst komşumuz Rıfat amcanın oğlu arkadaşım bünyamin kaçmaya başladık paskal ise orada öylece kalakaldı ona hiç kimse bir şey yapmadı. polislerden birisi bizim peşimize düştü bünyamin doğru eve yöneldi merdivenlere koştu en üst katta oturuyorlardı polis domuzu onu evine kadar takip etti altı kat merdiveni o önde bu arkada koşarak tırmandılar. çocuk o kadar korktu ki nutku tutuldu konuşamıyordu Kerime yengem vaziyeti görünce polis domuzuna bağırdı o domuz da kuyruğunu kıstırıp döndü geri gitti. Bünyamini hastaneye götürdüler o kadar korkmuştu. Ben se bir ara arkama baktım sanki polisi elinde silahını çıkarmış bizi kovalarken gördüm. o kadar korktum ki üç mahalle ötesine kaçtım. gittiğimiz okula kadar.. aslında polis peşimi bırakalı epey olmuştu arkama bakamadım bile o kadar uzağa gitmem gerekmezdi ama bizi böyle korkutuyorlardı işte. korkacak kaçacak hiçbir…
ALLAHIMIZA HAMDOLSUN yada ALLAH TANRILARI YENDİ isa erdoğan 25.11.2017 ist Küfür kalesinden bir burç daha fethedildi ve İslam sancağı dikildi. Şirk kokulu o meşum dua “tanrımıza hamdolsun” yasaklandı ve resmi genelge ile doğrusu “Allahımıza hamdolsun” denilmesi emredildi. Askeriyede komutanlarda sebebi bilinmez bir dayatma ve ısrar vardı, yemek duasında askere zorla “tanrımıza” dedirtirler, asker ise tanrıyı kabul etmez ve Allah adına sahip çıkarak “Allah’ımıza” diye haykırırdı hep. Ertesi gün olduğunda yeniden tanrının Allahla savaşı başlardı ve komutanlar inatla tanrı diyeceksiniz diye emir vaki ederler ama askerler Allah’ı müdafaada kararlıdırlar, yemekhaneyi “Allah Allah” sesleriyle çınlatırlardı. Ben düşünüyordum o zaman “Bunlar neden Allah’ın ismini istemiyorlar, neden zorla tanrı dedirtiyorlar? Allah’tan başka Tanrı yok halbuki.. Neden Allah’ın ismine karşılar!?” Sonra aklıma geldi ki ‘acaba bunlar tanrı derken Allahı değil de heykeli dikili adamı kast ediyor olmasınlar!? Bu kadar ısrar edildiğine göre kim bilir.. belki de!’ Eğer böyle ise askerin “Allah” demesi ne kadar yerindeydi ve bir defa daha dua edilince daha bir şevkle “Allah” diye bağırıyordum.. Sonra Kuranı Kerim okurken Allah’ın isminden neden kaçtıklarını öğrenmiş oldum. Yüce Allah Nisa Suresi 146’da münafıkların özelliklerini açıklarken “onlar çok azı hariç Allah’ı zikretmezder” diyordu. Allah’ımıza Hamdolsun Dipçik zoruyla bu Millete yapılan dayatmalardan biri daha tarihe karışmış oldu….
Allah’ın yüce Adıyla 2010 yılında Beyoğlu ilçesi Kasımpaşa semti Çıksalın mahallesinde Hz Ali camii derneğinde göreve başladım fahri olarak. Dernek başkanı Hikmet Yaldız (sakallı sarıklı ihvan) Erenler Vakfından hoca talep etmesi üzerine Mahmut Hoca (nın o zamanki eğitim müdürü Davut Köksal hoca) tarafından buraya gönderildim. İlk 3 ay denemek şartıyla hoca istemişler sonradan öğrendim.. yani kendimi beğendirmek zorundaydım. Edirne’den aldığım 2001 model clio arabamla çıksalına gittim. o Zamanlar harita navigasyon yaygın değil. yani telefonlarda yok henüz. navigasyon cihazları çıkmış ama müstakillen satılıyor o da bende yok. Halıcıoğlu mevkiinde yol kenarında yürüyen sarıklı bir molla görünce durup ona sordum. Hz Ali Camiini arıyorum Hikmet Yaldız’ı ? Ha tamam ben de oraya gidiyorum bineyim arabaya göstereyim. buyur. o Mollayı arabaya aldım ve vardık aradığımız yeri bulduk. aha şurası onların dernek yeri. içeri girdim Hikmet Yaldız oradaydı üç beş çocuğa kuran dersi gösteriyordu. selam verdim kendimi tanıttım. yüzüme baktı tokalaştık.. yüzünde azıcık bir gülümseme sıcaklık göremedim yarım ağız bir hoşgeldin.. ikinci soru Edirnede görev yapmışın neden ayrıldın ? Cevbaım “çünkü yoruldum” ilk kırık notu o zaman verdim, ne tavrı ne de soruları beğenmedim. Davut hoca bana o ilk gidişimde deneme sürecinden bahsetmedi. etseydi heralde gitmezdim. Böyle deneme olarak işe giren kişileri biz de…
Allah’ın yüce Adıyla Bayram Ali ÖztürkSıfatı: Allame, Dava adamı,hatip, sofi, abid ve mücahitLakabı: Mektubatçı Bayram hocaLakabı diğeri: Ayaklı kütüphaneMeşrebi: imam Mahmud efendi Hz’nin has talebesi, sadık müridiNesebi: Bende-i evliya şanlı Bilal Efendinin yeğeniMevtıni: İsmailağanın gururu, Fatih’in gözbebeği İmamı Rabbaninin aşığı ve şaheseri Mektubatın bir delallıydı Bayram hoca.İşrak vaktinde uykulu mahmur gözlerimiz onun gür sedasıyla açılırSabah namazı akabinde onun aşk ve vecd ile okuduğu Mektubat ile dolardı zihinlerimizBayram hoca ciddiyet ve vakarla kürsüye çıkacak, ve “Ya Allahu ya Muin ya Hannanu ya Mennan ya Aziz ya Kerim ya Rahimu ya Rahman. Mevlana imamur-Rabbani kaddesallahu sirrahu ssamedani buyurduki..” ile başlayan hitabı camiyi çınlatacak. O konuşurken adeta kükrerdi. Tok kalın ve etkili sesi bütün kalpleri tesir altına alırdı ve konuyu istesede istemesede iligili olsa da olmasa da herkesi dinlemeye mecbur ederdiAncak asıl dinleyicileri onun azat kabul etmez sadık muhipleridirBunlar onun hiçbir sohbetini kaçırmaz ve Bayram hoca nerde bunlar ordadır. Ellerinde mektubat Bayram Hocayı ısrarla takip ederler bazen not almaya çalışır bazendeyasağa rağmen sesini kaydederlerdi. hiç unutmuyorum bir defasında mimberde hutbe okuyorduordan haykırdı içinizde sesi kaydedenler var bak arkadaş inersem seni ortaya çıkarmasını biliirmdedi, ve arkadaşımız diyor o an elim ayağım birbirine dolandı heyacan ve korkudan ne yapacağımı şaşırdım. Mıymıntı pasif ve pısırık müslümanları sevmezdi…
Allah’ın yüce Adıyla Kabe imamları arkasında kılınan Namazlar ve Mahmud Efendi Hz Kıdemli bir ihvan (ismi bende saklı) bu konuda şöyle bir rivayet getirdi: 70’li veya da 80’li yıllardı (buradaki şüphe bana ait) Efendi Hazretleri ile beraber hacca gitmiştik bazı hocalar dediler ki “buradaki imamlar vehabi bunların arkasında namaz olmuyor iade etmek gerekiyor!” Biz çok şaşırdık afalladık Mahmud Efendi Hazretlerine çıktık “efendim buradaki namazlar kabul olmuyormuş iade etmek gerekiyormuş siz ne dersiniz” diye sorduk Mahmud Efendim Hazretleri buyurdular ki “Burada namaz kabul olmayacak da nerede kabul olacak!” ilmin emanetine binaen aktarmayı vecibe saydım. Mahmud Efendiden kendileri de iade ettiğine dair rivayet getiren olduğunu da biliyorum. Bu iki rivayet aslında birbiriyle çelişmez. vech-i telfiki izah için çabalamayacağım çünkü konum bu değil. isa Erdoğan
Allahın Yüce Addıyla Akşam namazına on beş dakika vardı. Pazar günü İsmail Efendi Camii-şerifinde, kıbleye yönelmiş boyunları bükük zikir, rabıta, murakabe ile meşgul sâlikan arasında bir kıpırdanma oldu. Cami kapısından mihraba kadar yan yana iki kişi geçebilir genişlikte bir yol açtılar. Herkes yönünü o yoldan tarafa çevirdi. Yaşlıca nur yüzlü bir zât birinci saftan kalktı ve mihrabın hemen arkasındaki yere kalın bir seccade serdi. Diz koyma yerine ince bir minder koydu, belli ki o makam sahibinin dizleri ağrıyordu. Derken dervişan mabeyninde bir hareketlenme daha görüldü. Gönüllerindeki heyecan azalarına aks ediyordu.. ve kapıdan zahir oldu Nuru İlahi ve Fuyüzati Rabbani’de fani bir Piri-Fanî. Siması ne kadarda güzel, baksa insana huzur veriyor. Cehresi ne kadarda nuranî, çok yüksek bir saadetini haber veriyor. İnce değil, uzun değil, dar değil ama dairemsi güzel yüzü. Esmer değil, al değil, ak değil ama buğdayımsı. Önüne bakıyordu ama sanki yere değil bilakis ta uzaklara, ve derinlere…Kısa adımlarla ne güzelde yürüyordu, etrafında yâran hizmetine say ediyordu.. Başlarında bembeyaz bir sarık vardı, kalın bir takkeye sarılmış, çok muntazam ve asil, belli ki çok özenilmiş. Ortası tümsekçe ve sargısı düz idi, sakalı çok sık değildi çok seyrekte değil yanakları dolgun dudakları kalın, gözleri irice ama bakışları kısık, dişleri inci gibi sıralı,…