Bismillah vel Hamdu lillah
Tembih: sesli yazım yordamıyla yazıldığı için kelime hataları olabilir. Altta yorum kısmında uyarırsanız sevinirim.
6) 100 frank macerası
Fransa’da bizim bir komşumuz vardı Fransız aile, çocukları Paskal benim arkadaşımdı. Fakir bir aileydi. Sosyal yardımla geçiniyorlardı. Baba hayırsız biri çalışmazdı. Anneleri alkol ve sigara bağımlısı, sefil perişan bir aile. Kadın devamlı bizim kapıya gelirdi ekmek var mı tuz var mı un var mı..?” Annem komşu hakkı der seve seve verirdi.. İşte bu ailenin bir huyu vardı maaşı aldıkları gün har vurup harman savururlardı -eğer doğru söylüyorsa- Pascal’a da elli frank harçlık verirlerdi. Bazen Pascal’la berbaer takılır onun müsrifçe harcamalarına tanık olurdum. Demek ki ona özendim veya para harcamayı sevdiğim için.. Ben de böyle sınırsız harcama yapmak istiyordum ve bir gün bizim odada elbise dolabında bir yere zula edilmiş bir deste para buldum ve içinden bir tane çektim nasıl olsa kimse fark etmezdi.. tam tamına 100 frank ! Düşün ki günlük harçlığımız 2 frank idi. Bir çubuklu dondurma parası.. 5 frank ise bir kornet ediyordu. Elimdeki 100 frankla mahalle çarşısına gittim. Bir banka züccaciye-oyuncakçı tekel bayii eczane ve marketten oluşan mini çarşı.
Oyuncakçıya girdim önümde uzun bir koridor karşıda kasa vardı. kasada bir kadın.. bana tip tip bakıyor. içeri girdim sessiz sedasız çekingen bir tavırla önüne kadar yürüdüm ve tezgahın üzerine 100 frankı koydum ve tekrar vitrine kadar yürüdüm. orada büyükçe bir oyuncak helikopter vardı onu aldım ve tezgahın üzerine bıraktım.. ama tek kelime etmiyorum o da beni izliyor. Aldı eline parayı “bunu nereden aldın” diye sordu. hiç cevap vermedim “bunu nereden aldığını söylemeden bu oyuncağı vermem” dedi. Ben de eline uzandım paramı geri aldım çıktım. Bu defa bakkala girdim. Parayı tezgaha bıraktım bir tane kinder (içinde oyuncak olan çikolatadan yumurta) istiyorum dedim. o kadın da aynı soruyu sordu “parayı nereden aldın” bu defa hazırlıklıydım “annem verdi doğum günü hediyem” dedim. Bak bir tane kinder veririm ama hepsi o, başka bir şey vermem dedi. Tamam dedim. Zaten isteğim paranın bozulmasıydı. Kinderi aldım bir avuç da demir para, kağıt para.. Çıktım oradan. Bu defa mahalleden arkadaşlarımı aldım yanıma bakkala bir İsmail’i gönderiyordum bir Bünyamin’i “şu parayla şunu al, birlikte yiyelim” böyle geçti o gün. Akşam eve dönüş vaktinde hala bir avuç param vardı bu kadar parayla eve giremezdim. Boş bir sigara paketi buldum ve içine doldurdum ve bizim bina merdiveninin altına attım. Oralar pistir işerler kokar. kimse girip köşedeki sigara paketini incelemez..
Ertesi gün hemen paketi aldım baktım bütün param içindeydi ohhh kimse almamış.. O gün de alışverişe devam.. Meğer Bünyaminin abisi İbrahim abi (Maraşlılar) bizi fark etmiş, bakkala mekik dokuduğumuzu devamlı bir şeyler aldığımızı görmüş. gitmiş babama söylemiş. Babam da beni sorguladı ona da yerde buldum dedim. Bu defa babam komşulara sormaya başladı 100 frank kaybeden var mı ? Biri dese ki ben” çıkarıp ödeyecek. Nice sonraları meğer dolaptaki desteden bir kağıt eksik olduğu anlaşıldı da benim o parayı nereden aldığım belli oldu. Babam her ay maaşından büyük miktarda ayırır Türkiye’ye gönderirdi Amcama ortak ev yaptırmak için. Babam beni dövdü mü ? Hayır. Kızdı mı ? Hayır. Dünyayı sevmez ve dünyalık şeylerden ötürü kızmaz dövmezdi babam Allah razı olsun.
İbret: Yalan yalanı çeker. ve Çocukların erişebileceği göreceği yere tomar tomar para koymayın. Çocuklara küçüklükten yalan sözün çirkinliğini ve doğru sözün önemini anlatmak gerek. “Allah doğru söyleyenle beraberdir doğru konuşana Allah yardım eder” gibi telkinler verin. Doğruyu söyleyen çocuklarınızı azarlamayın cezalandırmayın. Babaya, eve ait de olsa habersiz bir şey almanın doğru olmadığını da tembih etmek gerekir. ve çocuklara haftalık yeterli harçlık vererek gözleri dışarıda kalmaması sağlanmalı ve de biriktirme israf etmeme ahlakı geliştirmelerini sağlayınız
7) Dervişin Dolmuşu Hikayesi
Fransa’dan Türkiye’ye temelli dönmüştük. Biz ilçede Sarıkaya’da oturuyorduk ancak köyümüz oraya 40 kilometre uzakta. Ben köyümüzü çok seviyordum, dayılarım oradaydı anneannem oradaydı, köy hayatını seviyordun. O yüzden fırsatını buldukça köy dolmuşuna binip köye gidiyordum. Her çarşamba günü Sarıkayanın pazarı var. o zamanlar bizim köylüler Yahyasaray’dan 45 km uzakta Sarıkayaya gelirlerdi. Ben o zaman 11 yaşındaydım kendimi tam yolcu gibi görmüyordum, o yüzden dolmuşta bir yere sıkışıp sonra da inip işime gidiyordum. Yani 5 para vermiyordum dolmuşçu Derviş abi beni idare ettiğini düşünüyordum. Meğer Derviş abi bizim dükkana gidermiş babamdan benim dolmuş paralarımı alırmış. Babam bunu bana hiç yansıtmadı.
8) Sen hangi takımı tutuyorsun
Fransa’dan Türkiye’ye döndüğümüz ilk zamanlardı. Köyde dayımın oğlu Yasin ile beraber takılıyordum. Akranımdı iyi anlaşıyorduk. Tanışma faslıydı, o zamanlar çocuklar tanışırken “hangi takımı tutuyorsun” derlerdi. Yasin de bana onu sordu benim Türkçem zayıftı bu kelimeyi bilmiyordum. Takım deyince aklıma takım elbise geliyordu. Fransa’da takım elbiseyi duymuştum. Çünkü babam bana Kur’anı hatmi ettiğim için mükafaat olarak takım elbise alacaktı ancak Fransa’da bir çok mağaza gezmiş velakin bulamamıştık. Yasin’in sorduğu şey bu olmadığını anladım. Karşı hamle yaparak “Sen hangi takımı tutuyorsun” dedim. O da Fenerbahçe dedi. Fenerbahçe ne demek aslında onu da bilmiyordum. Fransa’da gençler arasında öyle takım tutma tutkunluğu yoktu. Renk vermek istemiyordum kendimi bilgili göstermek istiyordum Yasin’e “Ben de onu tutuyorum” demiştim. Konuyu başarıyla geçiştirmiştim.
9) Rifat amcaya asansör şakası
10 yaşındayım. Fransa’da 6 katlı bir apartmanda oturuyoruz. Biz 5. kattaydık. Hemen üstümüzde Samsunlu aile dostumuz Rıfat amcalar vardı. Ancak asansör onların katına çıkmıyordu. Rıfat amcalar bizim katta iner 1 katı da merdivenle çıkarlardı. Ogün Rifat amca meşguldü, arabasını tamir etmeye çalışıyordu. Orada becerenler kendi arabasını kendi tamir eder, kendi boyar. Orada araba ucuz tamir işçilik yedek parça çok pahalıdır. Elinde bir parça vardı elleri yağlıydı o parçayı eve çıkarıyordu. Beraber asansöre bindik benim aklıma bir muziplik geldi. Asansörde 5. katın düğmesine basacağım yere dörd’e bastım. Rıfat amcayla beraber 4. katta indik, o merdivenle 1 kat yukarı çıktı evine gelmiş olmalıydı. Elindeki parçayı inceliyordu, dalgındı. Kapıyı açtı ve içeri girdi. O zamanlar bizim kapılar kulpla açılabiliyordu anahtarı da oda anahtarı gibi basitçe idi. Rıfat amcanın içeri girmesiyle çıkması bir oldu. Çünkü içeride “hanııım” diye seslendiği kişinin kendi hanımı olmadığını fark etti. Çünkü orası bizim evdi ve evde benim annem vardı. Ben arkasından geliyorum kikir kikir gülüyordum. Biraz sonra Kerime yenge geldi. Wışş Anşaa şu senin oğlanın yaptığını görüyo mu gıı! Bizim herifi oynatmış sizin eve sokmuş. Adamcağız ne kadar utanıyor ne kadar utanıyor senden çok özür diliyoruz Anşa hanım” Ben hala gülüyorum..
10) Kadir enişte yerle bir
Biz Fransa’dan dönünce babam, eniştem ve amcamın ortak olduğu sıhhı tesisat (sucu) dükkanına 3. ortak olarak girdi. Haliyle ben de boş vakitlerde hafta sonları ve yaz tatillerinde dükkana gidiyor ustaların yanında çırak gibi çalışıyordum. Dükkanda olduğum bir gündü. Kadir eniştem ayağa kalkıp oturuyordu,müşterilere istediği şeyleri veriyordu. Bir defa daha ayağa kalkmıştı, bir muziplik aklıma geldi. Arkasındaki sandalyeyi ona farkettirmeden çektim. Kadir eniştem oturdu ama arkasında sandalye yoktu arkasının üstüne yere düştü elini koyduysa da kafası arkasındaki borulara çarptı.. Koskoca adamın bu şekilde düştüğünü görünce pişman oldum. Hiç komik değildi. Kaçmadım da.. Kaçıp kurtulabilirdim, ancak hatamı kabul etmiştim suçluydum, öyle dayaktan korkan bir çocuk değildim dayağa alışıktım.. Kadir eniştem kalktı bana şöyle bir baktı Ben de öylece ona bakıyordum ve “enişte döv beni demiştim” bu lafım hoşuna gitmiş. Kızıp beni dövmek yerine gülmüştü.. Bunu ne zaman anlatsa benim “Enişte döv beni” dediğimi de anlatır gülerler. O gün beni ne dövdü ne de azarladı. Beni babama muhalif görürdü belki o yüzden bana “adamım” derdi, beni severdi. Bana hep iyi davranmıştır. O aramızdan ayrılalı epey oldu.. Allah taksiratını affetsin, Allah rahmet eylesin.
11) Mehmet hoca gıdıklanıyor
Fransa’da 9, 10 yaşlarındayım. Babam hafta sonları mahallenin Türk çocuklarını, hatta Arap ve Boşnak çocuklarını mescidde toplar onlara Kur’an öğretir hocalık yapardı.Ben de öğrencilerden biriydim. Ne de olsa orası babamın kursuydu yani biraz rahat davranıyordum çevremdekilere laf atıyor yerimde duramıyor konuşuyordum. Babam da her defasında elindeki uzun bir deynekle beni terbiye ediyor(!) o deynek küt küt kafama iniyordu. Babam da babasından böyle görmüştü; hoca dedemin bir değil, üç tane sopası varmış, kısa uzun daha uzun. Babamın bir yardımcısı vardı Antepli Mehmet abi. Çocuklar kalabalıktı bazılarını o dinliyordu. Mehmet abi bana acımış “gel adamım” diyerek yanına almıştı. Beni babamdan koruyordu. Ben de hocalar gibi artık yüzüm öğrencilere dönüktü. Ama orada da uslu duramadım. Oynarken elim Mehmet amcanın ayağına değdiğini fark ettim. Başladım o koskoca adamın ayağını gıdıklamaya. O da meğer gıdıklanıyormuş gülmemek kahkayı patlatmamak için dişini sıkıyormuş. Ne dönüp bana “yapma” diyor ne de gülüyor ben de güldüremediğim için mütemadiyen gıdıklıyorum.. Çünkü dur yapma dese veya gülse Babam “burada da mı yaramazlık yaptın” diyerek beni döveceğinden çekiniyormuş. Talebeler dağılınca babama anlatmış. Arada bunu anlatıp gülerlermiş. Belki o zaman güldüremedim ama bak devamlı anlatacak gülecek bir anısı oldu 🙂
11) Çabuk biten hatim
Biz Fransa’da iken eğer babam evdeyse boş duramazdık oyun da oynayamazdık devamlı Kur’an-ı Kerim okumak zorundaydık, ya da o kitap okur biz dinler ya da derslerimize çalışmak zorundaydık. akşamlar böyle geçerdi. Evimize televizyon yoktu buna alışıktık televizyon istemiyorduk. Ama gözümüz kapıdaydı “bir misafir gelse de babamla otursa biz de biraz rahat etsek” ben bunu çok isterdim. Hatta bazı misafirler babamın üzerimizdeki baskısını anlıyor “Yahya çocukları bu kadar sıkma” diyorlardı. Babam kendini Allah’a vermiş ahiret adamıydı tek derdi ahirete hazırlık bizi de öyle istiyordu devamlı Kur’an okuyorduk daha doğrusu okumamız gereken sayfalar vardı, günde bir cüz. Benim okuyuşum zayıftı abim de kardeşim Mustafa benden iyiydiler. Ben takılarak zor okuyordum onlar hatimlerini çabucak bitiriyorlar serbest oluyorlardı. Ben de hatimimi çabuk bitirmek için okumadığım sayfaları okumuş gibi çeviriyordum
12) Teyp bandıyla oyun
Fransa’da arkadaşlar bir zaman teyp bantlarının şeriti ile oynuyorlardı. Onu ama bisiklete takıyorlar ama ellerine tutuyorlar hızlıca koşarak uçuyorlardı. Ben de bu oyundan oynamak istiyordum ama bantım yoktu. Ama evde çok kasetlerimiz vardı. Bir tanesini alsam babam fark etmezdi. Herhangi bir kaseti seçtim, kırdım içini çıkardım. Arkadaşlarımla sokakta oynamaya başladım. Derken babam geldi. İşten eve dönüyordu. Birden yanı başımda gördüm. Nasıl da fark etmemiştim. Demek ki oyuna dalmışım. Elimde bantı görünce hemen işkillendi “oğlum onu nereden aldın” diye sordu “arkadaşlardan aldım” dedim inanmadı “şimdi anlarız” dedi. Bir parça kopardı eve götürdü. Nasıl ettiyse teybin içine sürdü kopuk şeritten güldür güldür vaaz sesi geliyordu Timurtaş Hoca aslanlar gibi kükrüyordu. Yalan söylemiştim, bandı evden aldığımı anlamıştı. Bu onun vaaz kasetlerindendi. Bana sert sert baktı.. Hayır dövmedi Allah razı olsun babam dünyalık şeylerden dolayı bize vurmazdı, daha ziyade namazdan dolayı ellerimize vururdu. Onu da bir hadisten öğrenmişti. “10 yaşına geldiklerinde namaz kılmıyorlarsa onları döverek terbiye edin”
13) Babanneme limon yedirme
Fransa’dan geldiğimizde babaannem ayaktaydı dedem ise çoktan vefat etmişti 1984 yılında. Biz o zaman Fransadaydık Babam babasının vefat haberini bir mektupla almıştı. telefonumuz yoktu. Ağlayarak Yasin suresini okumuştu. Babaannem uzun yaşadı. Biz geldiğimizde yaşıyordu sağlıklıydı iyiydi yengemlerde kalıyordu. Maaşın onlara harcıyordu. Sonra elden ayaktan düştü ona Kimse bakmak istemiyordu artık. Ona bakım işini Babam üstlendi. Babam anne rızası ne demek bilen şuurlu bir evlattı. Annesine son anına kadar o bakacaktı.. dolayısıyla annem. Babaanneme aslında annem baktı. Evet 3 aylık maaşını da onlar aldılar tabiki.. Bazı akrabalar bunu diline dolamış “neden maaşını onları yiyorlar biraz da biz yiyelim” demişler. Babam bunu duyunca bir kelime etmedi babaannemi hemen arabaya bindirdi ve onlara götürdü buyurun. Bir gün bakmaya tahammül edemediler ertesi gün hemen geri bize getirdiler “alın alın siz bakın parası da istemez” Dediler. Arkadan derlermiş “bu kadına Şıhduran’ın kızından başkası bakamaz” Şıhduran’ın kızı benim annem.
İşte bu babaannem hali sıhhati yerindeyken bize hiç para vermezdi. Amcamın çocuklarına verirdi. O bizi zengin evladı sayar herhalde o yüzden vermiyordu. Ben ondan bir şeyler koparmaya çalışırdım ama ele sıkıydı koparamazdık. Limonu, rahmetlik hiç sevmezdi, yüzünü buruştururdu. Babaannemi seviyordum ama bize para vermediği için kızıyordum. Ona oyun yapacaktım, gözü önünde bir mandalina soydum. ona mandalina veriyormuş gibi yaptım halbuki görmediği yerde limonu soymuş dilimlemiştim. limon dilimini uzattım, ağzına attı çiğnemeye başladı.. yüzünü öyle bir buruşturdu ki görülmeye değerdi. Yüzünü de buruşturdu ııgh! diyerek garip sesler de çıkardı rahmetlik.. Bense gülmekten kopuyorum. Çocuk aklımla öcümü almıştım.
isa erdoğan, 2022
@ her hakkı saklıdır izinsiz alınamaz
>> Birinci bölüm << *** >> Üçüncü Bölüm <<
Yorum Yapılmamış