İzmir Hatıralarım 7

10 Aralık 2020

Allah’ın Yüce ismiyle..

Gürsel Yüzbaşı ve Tokat

İzmir istihkam alayı destek kıtaları karargah bölüğü komutanı Nezih yüzbaşı gitti Yerine Gürsel Yüzbaşı geldi. İlginçtir ki gelişi üzerine iki veya üç defa cuma namazına mescide geldi arkamda namaz kıldı hutbeyi dinledi. gayet memnun oldum. “ben kadere inanmıyorum” diyen birinden sonra camiye gelip askerle saf tutan Allaha secde eden bir bölük komutanı bizi ancak sevindirir. Geldiği ilk günlerde yazanedeki arkadaşlar bana haber getirdiler “Gürsel yüzbaşı mescid emrini yeniden çıkarttı” Ne demek olduğunu tam anlamadım ama yine de sevindim..

Hutbe almak için her perşembe çarşıya çıkmam ne kadar işin sefası ise, iki aşamalı imzalatma işi de daha önce anlattım- bir işkenceydi benim için.. o yüzden kendi kendime dedim ki “bu komutan yeni geldi, bilmiyor, hutbe incelemeye bunu hiç alıştırmayım..” ve hutbeyi ona götürmeden doğruca isithbarat albaya götürdüm. imzalattıktan mescide geçtim, cuma hazırlığına başladım.. Cumaya bir saat vardı ki bir asker geldi Gürsel yüzbaşı seni çağırıyor.. Hayrola dedim ve gittim yanına. Sordu sen hutbeyi ne yapıyordun benden önce ? “Önce bölük komutanına sonra albaya götürüyordum..” dedim. Hiç beklemeden yüzüme bir şamar vurdu.. Din adamına saygıları bu kadar işte ! Neden bana getirmedin ? Bundan sonra sadece ben imzalayacağım albaya götürmeyeceksin” dedi. Ooh ! Bu benim için çok iyi oldu çünkü asıl işkence oradaydı.. Meğer mescit emrini yeniletince bakmış ki resmi yazıda hutbeyi bölük komutanı onaylamak var ama istihbarat albaya göndermek diye bir emir yok. Meğer o işi Nezih arka korkusundan kendi uydurmuş.. Resmi talimatta olmayınca o işi iptal etti. Başta bir şamar yedik ama Gürsel yüzbaşının gelmesi bana büyük rahatlama oldu. Askerde yediğim ikinci ve son şamar/dayak budur.

Askerde Mahmud Efendiyi Gördüm

Aslında Türkiye gündeminde neler olup bitiyor takip edemiyorduk. Daha doğrusu ben etmiyordum. Belki akşam haberlerini erler gazinosunda (büyükçe bir çay salonu) izleyebilirdim. Ancak biz Şeyhimizin talimatı gereği televizyon izlemiyoruz. Gazinoda da televizyon devamlı açık.. Gerçi asker haberleri izler miydi mi o da belli değil ya. O akşam nedense Destek Kıtaları er gazinosunda çay içmek istedim televizyonda da haberler vardı nasibime.. Çok beklemedim, ve bir anda gördüm ! ve gözlerime gördüklerime inanamadım! Televizyon apaçık şeyhim Mahmud Efendi hazretlerini gösteriyordu. Bizim “yunus” adını verdiğimiz DUA plakalı o beyaz arabasından indi, başında asil sarığı, omuzlarında beyaz şalı, elinde âsasıyla vakar ve heybetle arabadan indi.. Kamera dikkatle onu ve hareketlerini takip ediyordu.. İndi ve başbakanlık konutu kapısına kadar yürüdü ve gözden kayboldu.. Ama gayet net ve açık bir şekilde mübarek yüzünü de gördük.. Haberci anlatıyor konuşuyor ama ben onu dinlemeye o an müsait değilim. Hala gördüğüm manzaranın güzelliği, o nurun o feyzin etkisindeyim.. Evimden tekkemden medresemden uzakta o gurbet ellerde ekrandan da olsa Allah Dostunu görmem bana büyük teselli oldu. Hatırlayınca şimdi bile o anki hissiyatıma büründüm kalbimde o serinliği o huzuru yeniden hissediyorum.

Hiç yapmadığım şey, gazinoda gidip oturmak.. vaktim yok bir kere ve tarzım değil.. O gün oraya gitmem, oturmam.. çayımı alıp dışarı da çıkabilirdim.. masaya oturmam haberi izlemem, Efendi Hz’ni açıkça görmem.. hepsi tesadüf olabilir mi..!? Apaçık Allahın garip kuluna lutfuydu.. 100 kadar misafir gelmiş.. Onlar içinde benim haberde denk geldiğim an, tam da şeyhimi gösterdiği an.. Bu da mı tesadüf !? Haşa. Allahın mülkünde iradesinde tesadüf yoktur.. Her şey Allahın ilmi iradesi ve kudretiyle olmaktadır. Arabanın ön kapısıdan inen zatı da seçtim O Rizeli Rasul hocaydı.. Şoför koltuğunda ise Zekeriya abi vardı. Meğer gördüğüm o haber merhum Erbakanın başbakanlık konutunda verdiği şeyh efendiler daveti ile alakalıymış..

O gün orada neler oldu ne konuşuldu ?

Yazının konusu değil ancak yeri gelişken tarihe not düşelim. Basın salona girmiş ve görüntü almış o gün basın hiç olmadığı kadar kalabalık ve en küçük ayrıntıyı bile kayda alıyorlarmış.. sonra toplantı başlayınca dışarı çıkartılmışlar. Ancak nice sonra bir videoda Hasan Hüseyin Ceylan o akşam olanları anlatıyordu. Bir şeyh efendi söz almış konuşmuş o konuşurken mütemadiyen Erbakanın gözünde yaş gelmiş.. sevinçten olduğunu düşünüyorum. Zira Erbakana neden böyle bir toplantı yaptığı sorulunca “bu benim içimde büyüyen bir idealimdi” demiştir. Yani Müslüman toplumun din önderlerini devletin zirvesinde toplayıp onlarla devlet millet meselelerini istişare yapmak merhum Erbakanın idealiymiş.. ne güzel ideal ! Çünkü kanaat önderleri milletin hakiki vekilleridir. Sunucu sordu Ceylana kimdi o zat ? İsmailağa Camii İmam Hatibi Mahmud Efendiydi. Sonra Rasul hocadan öğrendik Efendi hazretleri orada her mahalleye bir erkek bir kız medresesi açmalıyız. bütün mahalle o medreselerde tedris görmeli ancak bu milleti bu sayede yola alabiliriz ve milletçe felahımız kurtuluşumuz buna bağlı. el birliği bu medreselerin açılmasına yardımı olalım” buyurmuş hz Şeyh ks.

Aradan fazla zaman geçmedi silahlı kuvvetler hareketlendi. o zaman c.başkanı olan demireli çağırdılar ve güya irticanın ulaştığı boyutları anlatır bir brifing verdiler. darbe yapacaklardı ancak alışılmış olandan değil bu defa modern bir darbe olacaktı. askeriye bir ültimatom manifestosu yayınladı ve erbakan başbakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı. Ancak Erbakanın istifası başbakanlığı bırakması partisinin kapatılmaktan kurtaramadı. kapatma davası görülürken biz askeriyede idik. Emniyet Asayiş (emasya) düzenine geçildi yani bütün izinler iptal herkes görevi başına geçti ve askeri araçlar tam donanımlı bir biçimde nizamiyede hazır tutuldu mahkemenin partiyi kapatma kararı vermesi durumunda halkın tepki vermesi ve ortalığın karışması ihtimaline karşı tedbir almaktı bu her an sokağa inebilirlerdi.. ve refah partisi kapatıldı. demokratik(!) yöntemle seçilmiş ve halk tarafında en çok oyu almış millet iradesine kilit vuruldu ve ancak halkta yaprak bile kıpırdaması. askerin korkusu onca tedbir hazırlıkları boşaydı.. Doğrusu sokağa çıkıp taşkınlık yapmak Milli Görüşün kitabında yazan şey değil. Bunlar Erbakanı ve onun Milli görüşünü hiç tanımamışlar bile.. “İnsan tanımadığının düşmanıdır!”

28 Şubat Zulmü

Anlaşıldığı üzere 28 şubat maalesef bizim asker olduğumuz dönemde oldu. Biz nasıl hissettik bunu ? YAŞ Yüksek Askeri Şura toplantılarında alına karar her zamanki gibi “gelişen İslami hareketi, cemaat ve tarikatların faaliyetlerini “irticayla mücadele” yaftasıyla durdurmak müslüman halkı sindirip korkutup cemaat ve tarikatlardan koparmak, “yeşil sermaye” yaftasıyla Anadolu sermayesiyle doğmuş büyümüş holdingleri iflas ettirmek, “siyasal İslam, laiklik karşıtı” yaftasıyla müslümanların partisini kapatmak ve askeriyede kalbinde Allah korkusu taşıyan subayları ihraç edip onları beş parasız kapıya koymak..!

Bu kabilden alay mescidine namaza gelen nice subaylar kayboldu. duydukki atılmışlar. Özellikle bir bölük komutanı yüzbaşı vardı çok babacan mütevazi bütün askerin sevdiği biriydi.. atıldığına çok üzüldük. ancak o albaylar ve bazı subaylar mescide devam ettiler, onlara bir şey olmadı. merak edip sorduğumda işi bilen bir arkadaş “bunun evine gitmiştim karısının başı açık. atılanların hepsi hanımları takva tesettürlü kişiler.” demişti. S3 Yazıcısı arkadaşım Sedat bazı istihbarat evrakları elinden geçiyordu. o da merak edip bakmış diyor ki “Aynen şöyle yazmışlar: Filanca subayın evine gidildi. duvarlarda dini levhaya rastlanmadı yerde minder seccade görülmedi karısı modern giyimli çağdaştı..” Sedat diyor ki bütün cemaatlerin faaliyetlerini yerlerini her şeyi yazmışlar hatta bizim ilçede yeni yapılan inşaat yurt var.. onu bile şimdiden yazmışlar..”

Askerde Diğer Cemaatlerden Arkadaşlar

Yukarıda belirttiğim gibi askerliğin en güzel yönü ufkunu genişletiyor. Halkımız ne almede ? Millet ne durumda, iman amel-i salih ne oranda” yakından görmüş öğrenmiş oluyorsun. Bu arada diğer cemaatlerin mensuplarıyla tanışıyor cemaatler arası kaynaşma hasıl oluyor. Bizim ihvanlardan karşılaştığım uzun dönem beraber askerlik yaptığımız Bilal Büyük, Bilal Takış, Molla Mahmut ve acemilik arkadaşım Bekir Sırma.

Bunlar dışında bizi tanıyan seven yakın daireden bir çok arkadaşlarla da tanıştım. Bir gün namaz sonrası İstanbullu bir asker yanıma geldi “hocam sen İsmailağada mı okudun” dedi. Şaşırdım evet dedim nasıl bildin ? Dedi ki Okuduğun Kurandan bildim bu kıraatı ancak Mahmud Efendinin talebeleri okuyabilir” dedi. Allah razı olsun hocalarımızdan..

İstanbul Fatihte oturan bir arkadaşla tanıştık, hazin bir iş hikayesi vardı ibret olması bakımından buraya yazayım: Ben sivilde Pimapenciyim. Bir gün büyük bir iş geldi büyükçe bir binaya sipariş verdiler ancak adam pazarlığı çok gerdi ve neredeyse kar kalmıyordu.. Adamın çerçevelerini camlarını yaptık ben nakliye tutuyorum getirip getirip takıyorum adam da başında işin bakıyor inceliyor ama hiç ağzını açmadı. bütün katların camlarını taktım tam iş bitti ödemeyi alacaktım ki dam bana dedi “bütün camlarını sök götür” şok oldum. dedi ki 4 milimetre olacaktı bu camlar bunlar 3 milimetre. doğru. belki anlamaz diye 3 milimetre taktım bilerek. çünkü başka türlü kar etmem mümkün değildi. büyük zarar ettim ısı cam bunlar her camda iki tane var..

Yine bir gün iş teklifi geldi kamuya ait bir binaya pencere ve camlar takılacaktı.. ama artık ben dersimi almışım her şeyi net şeffaf konuşuyorum.. Bir fiyat verdim kurtarabilecek fiyat adamlar gittiler ve gelmediler başkasına yaptırmışlar. Bir gün yolum düştü binanın yanından geçtim camları inceledim.. camlar 3 milim. onların dayattığı fiyata ben de takabilirdim 3 milim.. kandırmışlar.

Askeriyede Süleyman efendinin talebeleriyle de yakın temas dayanışma içinde olduk. Onlardan biri Mehmet hocaydı. İstanbulda tekamül okuyormuş.. mescidin müdavimlerindendi.. Bir gün mescitteki bir levhayı çözmeye çalışıyorduk. Arapça bir levhaydı ancak hareke yoktu. (ولا تقف ما ليس لك به علم) Bilal (Şaban hocamızın talebesi Molla Camiye kadar gelmiş) o şöyle mana verdi “Bir yerde senin için bir ilim (istifade) yoksa orada durma” Ben hayır dedim manası “Bilmediğin yerde durma” demektir. Tabi onun ayet olduğunu ne ben ne de Bilal anlayamadık atış serbest zannediyoruz.. Mehmet hocaya sorduk. Baktı baktı okuyamadı.. Bir gün yine üçümüz Süleymanî Mehmet, Bilal ve ben oturduk çay içiyoruz sohbet ediyoruz. Mehmet durduk yere bir konu açtı “Bakın arkadaşlar ilmi konuşacağım İmam Muhammed demiştir ki bir belde eğer darulharp ise orada faiz almak vermek caizdir.” Biz sözün nereye geleceğini anladık “Bugünün Türkiyesinde faiz helal” gibi bir şey diyecekti.. Hemen itiraz ettik. Bir dakika İmamı Muhammedin o fetvasının şartları var. Hem Türkiye kim demiş darulharp olduğunu velev ki olsa faizin meşru olması müslümanların lehine, harp diyarının aleyhine harp devletini zayıflatmak içindir. Bu gayeye matuf olarak caiz olur demiş. Bugün türkiyede faiz kime yarıyor tefeci bankalara ve devlete.. demekki asla caiz olmaz..” Karşı koyamadı sustu..

Askeride Depoda Tutsak Şeriat Kitapları

Süleyman efendiye mensup bir asker daha vardı Ersin, sivilde imam imiş. Mehmetin de arkadaşıydı devamlı beraber takılırlardı.. Onların birbirini bulması zor olmuyordu lacivert takkeden duada eller bitişik şekilden hemen birbirlerini buluyorlardı. Sonra bakmışın epey çoğalmışlar.. Bu imamla da arayı ısıttık. Ersin hoca bir gün benden rica etti “bu hafta Cuma hutbesine ben çıkabilir miyim ?” Olur tabi dedim. Çıktı ve hutbeyi okudu heyecandan arapça duaları biraz karıştırdı ama yine iyi idare etti. Ege Ordu askeriydi etine dolgun kilolu bir arkadaştı. Bir gün bana iki tane eski mi eski kitap getirdi. “İsa hocam al bunları başçavuş bana verdi ama sen okursun istersen bunları sana vermek istiyorum?” Kitaplar Osmanlı dönemine ait Osmanlıca yazılmış manzum eserlerdi. Biri Ahmediyye diğeri de Muhammediyye. Ben görünce mest oldum. Büyük bir şükran hissiyle kabul ettim. Ecdadımın yitik mirasıydı bu kitaplar. Bir depoda bunlardan sandıklar dolusunca varmış.. temizlik için depoya girince Başçavuş bu iki kitabı Ersin hocaya hibe etmiş o da bana getirmiş. Allah razı olsun minnettarım. Başçavuş bu tutuklu kitapların hikayesini anlatmış “Kuran harfleri yasaklandığı yıllarda jandarma evlere camilere baskın yapmış ne kadar arapça osmanlıca eser varsa cebren gasp etmiş ve işte nicesini yakmış imha etmişler birazını da insaflı askerler marifetiyle böyle depolarda saklamışlar..” KâtelehumuAllah

isa erdoğan 12.2020

Önceki : << İzmir hatıralarım 6
Sonraki : İzmir hatıralarım 8 <<

Yorum Yapılmamış

Bir Yorum Yazın