İsa Erdoğan Hocayla Ropörtaj | Recep Çelik

15 Haziran 2021

Allah’ın Yüce Adıyla

Recep Çelik -Hocam İsmailağa Taş Medrese’nin 1991-2001 yılları arasını araştırıyorum. Siz de bir dönem burada ilim tahsilinde bulundunuz. Bu zaviyeden, hatıralarınızın o dönemi aydınlatmak için bize yol göstereceği muhakkak..

Başlangıç olarak, sizi tanıyabilir miyiz? 

 -İsa Erdoğan. 1976 yılında Yozgat-Çayıralan’da doğdum. 1994 yılında Kayseri’de bir Anadolu lisesinde okurken okulu bırakıp İsmailağa’ya, Mahmud Efendi Hz’ne geldim. 

 -Medreseye gelmenize ne vesile oldu hocam?

  -Babam ben onu bildim bileli sakallı sarıklı cübbelidir. Sarık cübbeye babadan gelme bir ilgi ve sevgimiz vardı. Sarıkaya Milli Gençlik Vakfı’a Cübbeli Ahmed Hoca’nın video kasedi gelmiş onu dinlerlerdi. Ben de oraya gittiğim zamanlar görürdüm. Bizimkiler babam ve arkadaşları sarıklı sakallı müslümanlara hayrandılar resmen “Bunlar Mahmud Efendi’nin talebeleri” derlerdi. Sohbetlerde, meclislerde Mahmud Efendi’nin adı hürmet ve tazimle geçerdi. Tefsir yazdığından övgüyle bahsederlerdi. Sonrasında bilmem nereden kulağıma çalındı “Onun Kur’an Kursları var, Arapça okutuyor, Kur’ân’ın manasını öğretiyor. Hem de bedava ve herkesi alıyor. Talebelerden para almıyor” şeklinde kulağımda kalmış öyle.

Yıllar içinde bu mesele içimde büyüdü. Kayseri’de okumaya devam ederken okula, dünyaya karşı içime bir soğukluk geldi. Ahirete karşı bir yöneliş hissettim. İmam Gazali’nin Ahiret ve Ötesi kitabı ve daha başka evliya menkıbelerini anlatan kitapların da tesiri oldu. İşte bu tesirler içinde bir çıkış kapısı arıyordum. Babamların meclisinde aklımda kalan Mahmud Efendi Hazretleri’ni okuduğum kitaplardaki evliyalarla özdeşleştiriyordum. Anlatılanlar hep ona uyuyordu. “Bütün talebeleri de kendi gibi cübbeli, sarıklı..” deniyordu. Bunlar bende büyük etki bırakmıştı. Onun ortamını İslam yurdu gibi görüyordum. Tanımadığım halde, gıyaben kendisine bir sevgi besliyordum. İçime dünyaya karşı bir soğukluk da gelince okulu bıraktım pılımı pırtımı toplayıp İstanbul’a geldim.

-Aileniz bir tepki verdi mi bu duruma?

-Biraz tepki verdiler. Okuduğum okul prestijli bir okuldu. Oradan çıkanlar iş maaş sahibi olabiliyordu. Bu nedenle akrabalarım arasında da ayrı bir yerim vardı. O zamanlar Anadolu liseleri imam Hatipler gibi 7 seneydi. Orta okulla lise beraberdi bir sene de ingilizce hazırlık sınıfı vardı. Sonra başbakan Mesut Yılmaz, İmam Hatiplerin önünü kesmek, dindar nesillerin yetişmesini engellemek için “siyasi hayatıma da mâl olsa bunu yapacağım” diyerek zorunlu eğitimi sekiz seneye çıkardı. Böylece imam hatip liselerinin orta bölümü kapandı. Bu karadan Anadolu liseleri de payını aldı ve orta bölümleri kapandı. 

yoksa bizim zamanımızda Anadolu lisesi 7 seneydi. Herkes giremiyordu sınavla öğrenci alıyordu.. eğitim dili İngilizce idi.. bu okulu bırakmış olmam aileme ağır geldi. Okuldan yana bir umutları vardı bana karşı. Medrese dini tedrisat nedir bizim oralarda bilinir şey değildi o zamanlar.

Bunun dışında fazla bir tepki olmadı. Babam zaten dediğim gibi bildim bileli sarıklı, sakallı, şalvarlı bir adamdır. Annem Rahmetlik de hakeza bildim bileli çarşaflıydı. Sarıklı çarşaflı olan Cemaatimizi sevmeme bunun da etkisi büyük mutlaka.

-Medreseye başlamanıza vesile olan özel biri var mı, aklınızda kalan?

-Sebepleri yukarıda anlattım. Ancak Medrese yolunu bana tarif eden ve beni daha ziyade kararımda destekleyen teşvik eden evet bir abi, var. Muhammed Yelkenci Hoca’nın talebelerinden sarıklı sakallı Molla Mahmud isminde Sarıkaya’lı bir abimiz. O vakitler askere gitmek için medreseden ayrılmış, memlekete gelmişti. Yozgat Sarıkaya’da bulunan MGV’ye devam ettiğim yıllarda onu da oralarda görüyordum. Zaten İsmailağa’ya karar vermişim ama onunla orada görüşmelerim bana iyice destek olmuştu.

Molla Mahmud ketum biriydi, çok konuşmazdı. Ama ben de isterdim ki bana İsmailağa’yı anlatsın beni teşvik etsin. Hiç unutmam bir gün mgv de eline bir Gazete aldı zaman olduğunu fark edince “saman!” dedi attı elinden. Etkilenmiştim, bana değişik gelmişti.

Kendisine İsmailağa hakkında zaman zaman sorular sorardım. “Orada kıyafetimizin rengi ne olacak?” diye sormuştum. Çünkü ben askeri nizam herkes yeşil giyiniyor zannediyordum. “Ne renk giyersen giy” demişti de buna da şaşırmıştım.

Bir gün bana; “İsa Oraya git, dünya gözünde sıfır olacak.” dedi. O sözü de bana bir hayli tesir etmişti.

O Molla Mahmud bana İsmailağa’ya nasıl gideceğimi de anlattı. Muhammed Yelkenci Hoca’nın medresesini tarif etti. Bacısı da İstanbul’da okumaya devam ettiği için ona hitaben yazılmış bir de mektup emanet etti bana. Yelkenci Hoca’nın medresesi o zamanlar Haliç Caddesi’nde, Cübbeli Ahmed Hoca’nın mescidinin olduğu sokağın civarındaydı. Bana “Fatih Camii’ni bul. Orada namazını kıl. Sonra gördüğün bir sarıklının peşine takıl. O seni İsmailağa’ya götürür dedi.”

Bunun üzerine ben de yola çıktım. Otogar o vakitler Topkapı’daydı. Topkapı Garajlarda indim ve zabıtalara Fatih Camii’ni sordum. Dediği gibi yaptım ikindi namazını Fatih Camiinde kıldım baktım bir sarıklı Cübbeli Müslüman.. peşine takıldım, elimde çantayla beraber. Epey gittikten sonra adama yanaşıp selam verdim ve “ben İsmailağa Camii’ni arıyorum” dedim. Halime baktı elimde çantayı gördü “Okumaya mı geldin dedi. “Evet” dedim. “Ben başka bir yere gidiyorum sen söyle git bulursun” diyerek İsmailağa Camii’ni tarif etti.

İsmailağa Camii’ni buldum, ikindi sonrası baktım camide ihtiyarlar oturuyorlar. Okumaya geldiğimi söyledim. Karadeniz ağzıyla “Nerelisuun?” diye sordular. “Yozgat’lıyım” dedim. “Haa! Yozgat’li misuun? Senin dilinden Adem Hoca anlar o da Yozgat’lidur” dediler. Yani Adem Şener Hoca. O vakitler Acemoğlu Camii’nin altında medresesi vardı. Gittim buldum ancak O kadar gidip sormama rağmen Adem Hoca’yı yerinde bulamadım. “Şu an yok vaaza gitti, şuraya gitti buraya gitti..” bir türlü denk getiremedim. belki oradaki mollalara “Okumaya geldim desem benimle ilgilenirlerdi ama ben hep Adem Hoca var mı yok mu diye soruyordum. o mübarekler de bir kere “buyur kardeş nedir sorunun biz yardımcı olalım” demediler.

Bir ara ismailağaya İsmet hoca gelmiş, camideki ihtiyarlar bana onu işaret ettiler buna git bu Yozgat’ın hocasıdır dediler. Hemen yanaştım İsmet hoca beni ayakta yürüyerek dinledi derdimi anlattım Sarıkayadan okumaya geldim dedim”benim medresem Sorgunda gelirsen biz oradayız” dedi ben de düşündüm ben ismailağa merkeze gelmişim Mahmud Efendi Hz burada tekrar Yozgat’a dönmek istemedim sessiz kaldım. o mübarek te “illa burada okumak istiyorsan şu hocaya git beni şöyle şu Medresenin kapısını çal..” demedi sağolsun beni öylece bıraktı..

İhtiyarlar bir kere de bana “gözlüklüye git o dana Medrese bulur” dediler.. Hemen arka tarafta vakıf bölümünde idi. Gözlüklü Ahmet abi cemaat’in kara kutusu Mahmud Efendi Hz nin yakın hizmetkarı.. Çözemeyeceği iş yok. Ona gittim durumumu anlattım “bir hoca var seni oraya verelim ama o da iki hafta sonra gelir telefonu da yok ki arasak..” gibi bir şey söyledi.. yani iki hafta beklemem gerekiyordu..! olmadı.

İlginçtir o zaman talebeyi de seçerek alıyorlar. Okuyacak yer de bulamıyordum. Sonradan kaç tane yere sordum almadılar beni. Halamın kızı komşumuz Fatma abla benden önce cemaate girmiş Medresede okumuştu. Demiş arkamdan “vah isa İstanbul’a gidiyor medreseye ama başında veli yok. velisiz de almazlar” ben bunu duymuştum. İçimden hallederiz bir şekilde demiştim. Fatma ablanın dediği gibi de oldu.. üç gün dışarıda kaldım.

Taş Medrese’ye girmedim tabii ilk başta. Talebelerin medreseye girip çıktığını görüyordum. Ama herhalde çekingenliğimden olsa gerek “ben de buraya okumaya geldim, burayla kim ilgileniyor” vs gibi şeyler sormadım hiç. Yol yordam bilemedim. Ortada kaldım. Paramı da düşürmüştüm. Beş parasızdım. Yatsı namazını ismailağada kıldık cami ağzına kadar dolup taşıyor.. herkes sarıklı Cübbeli.. sonra boşalıyor herkes yerine evine çekiliyor. üst katta bir yere zula oldum. şuracıkta yatarım diye düşündüm. sakallı bir genç geldi kardeş camiyi kilitliyoruz” dedi beni dışarı çıkardı. çantamı aldım çıktım. ortalık karanlık ıssız ben şimdi ne yapacağım dedim.

“Misafirhane var istersen oraya çık” dedi. sevindim. Orada yattım. Antalya’dan gelen iki kişiyle tanıştım. Onlar da ders almaya bir kaç ay da medresede kalmak için gelmişler ama bir yer bulamamışlar. 30’lu yaşlarda iki gençti bunlar. Kendi aralarında konuşurken kulak misafiri oldum. “Vallahi biz üç gündür buradayız. Hiçbir kurs bizi almıyor. artık biz Mahmud Efendiye çıkacağız” Lafa girdim  “Ben de Medrese bulamıyorum sizinle aynıyım” dedim. Yıl 1994. İsmailağa’nın en güzel zamanları. Efendi Hz.leri gümbür gümbür mihrapta kürsülerde. O gençler “artık buraya kadar. Mahmud Efendi Hz.leri’ne çıkacağız” deyince “beni de katın yanınıza” dedim. Üçümüz bir olduk.

Efendi Hz.leri mezarlık kapısından içeri girdi Fatihasını okudu camiye geçerken hemen yanaştık önünü kestik. “Efendim biz buraya okumaya geldik, hiçbir kurs bizi almıyor” Efendi hz öyle orta yere “Bunları derhal medreseye alın” buyurdu. tabii etrafı hep hoca o zamanlar.. Ayağı topallayan bir zat vardı. “gelin siz” dedi ve bizi kenara çekti..

-O kimdi hocam?

-Halit Ekinci Hoca. Mustafa Ekinci Hoca’nın kardeşi. Vefat etti geçen zamanda. Bizi köşeye çekti; “ben sizi medreseme alacağım ama yerim müsait değil. Medresemi büyütüyorum, iki haftalık daha işler var. Ben sizi emaneten iki hafta bir yere bırakacağım, iki hafta sonra gelip alacağım. Benim yerim Silivri’de. Silivri, İstanbul’a 50 km uzaklıkta” dedi.

Tabii bu durum benim hiç hoşuma gitmedi. Ben İsmailağa’ya gelmiştim. Bu ortamı istiyordum. “kader” deyip razı gelecektim. Halit Hoca baktı cami kapısından Rize’li Abdulkadir Hoca geliyor. “Abdulkadir Hoca, şu emanetlerimi al, iki hafta sonra gelip senden alacağım” dedi. Abdulkadir Hoca da “yoook! Biz de öyle olmuyor bize gelen çıkmaz” deyince Halit Hoca ses etmedi “anlaşırız” diye düşündü. Bize kursu tarif etti. ikinci dağdan girin ikinci bina..” Hemen İsmailağa Resmi Kur’ân Kursu’nun karşı sokağında, Nedim Payalan Hoca’nın Cebecibaşı Camii’nin yanında altı katlı bir binaydı. “Abdulkadir Hoca gönderdi deyin” Böylece oraya başlamış olduk.

-Yalnız hocam yaklaşık 30 sene öncesinin İsmaiağa’sını anlatıyorsunuz. Ortam gerçekten çok değişmiş. Şimdi bu anlattıklarınızın çoğu yok. İsmailağa’da şu an bambaşka bir ortam var.

Evet. Oraya gidince bizi yeni gelenlerin olduğu, hazırlık sınıfına aldılar. kısa süre sonra da sınıflarımıza geçtik. Ben Eşref Yılmaz Hoca[1]’ya düştüm. Azizan Fıkıh Medresesi’ni açan Eşref Hoca, bilirsin.

-Evet hocam. Ben de orada okudum. Yeni ayrıldım oradan.

O benim ilk hocamdı. O apartmanda herkesin bir katı vardı. Ali Kara Hoca bir katta, Ahmet İnanç Hoca bir katta, Eşref Yılmaz Hoca bir katta okutuyordu. Orası derleme bir yerdi. Her hoca kendi katında grubu vardı, talebelerini kendi programı dahilinde okutuyordu. Eşref Hoca’nın ağabeyi İbrahim Yılmaz Hoca ve Abdullah Özdemir Hoca da o medresedeydi. Hatta ben oraya ilk geldiğimde Ahmed İnanç Hoca kendine yeni bir medrese açmış, oradan ayrılıyordu. Sonra Ali Kara da ayrılacak..

Abdulkadir hocanın o kursunda yaklaşık 25 kişilik bir grupla Emsile’ye başladık, Eşref Yılmaz Hoca’da. İzhar’a geldiğimizde 4 kişi kalmıştık. Gruplarda talebe azalması yeni bir durum değil yani. Efendi Hz’leri başımızda, gümbür gümbür sohbet ediyor.. Çarşamba buram buram maneviyat kokuyor.. O ortamın feyzine rağmen ders halkalarında şimdi olduğu gibi o zaman da talebe azalırdı. Çünkü ilim okumak kolay bir iş değil. Sohbetlerden etkilenip, kisvemize bakıp heveslenen, peşimize takılıp medreseye gelen çok insanlar oluyordu. Tabii medrese hayatı zor.. O zorluğu görünce bırakıyorlardı maalesef.

Ben medreseye geldiğimde bir çarşamba akşamıydı ertesi gün Perşembe, medresede oruç günü. O gece sahura kalktık. İlk günüm böylece oruçlu geçmiştir. Sonra medresede iki öğün yemek yenirdi.

O zamanlardan bizim orada senin tanıyabileceğin Orhan Gazi Yüksel vardı. Orhan Gazi hocam bizim kıdemli abimizdi. sonra Ebubekir Berişpek vardı, Davut Köksal ve Ali Benli hocalar vardı.. Şimdi hepsi çok güzel yerlerdeler..

-Güzel ortamlar anlatıyorsunuz hocam.

Gerçekten güzel ortamlardı. Biz bu kapıda ne gördüysek abilerimizden gördük. Bizi abilerimiz yetiştirdi. Hocalarla fazla muhattab olmazdık. Onların bi’ vakarı, ağırlıkları vardı. Ders verir odalarına çekilir, biz abilerimizle başbaşa kalırdık. Abiler yeni gelenleri yetiştirir, o yeni gelen talebe de onların rengini alır. Böyleydi bizim zamanımızda. İlk geldiğimiz gün bize tahareti öğrettiler, yol-yordam öğrettiler.

Sabah ve yatsı namazlarında İsmailağa Camii’ne giderdik. O zaman medreselerde bu anlamda biraz rahatlık vardı. Yoksa Efendi Hz.’lerini nerede göreceğiz? Allah razı olsun hocalarımız bize o imkanı verdiler. Efendi Hz.leri’ni devamlı namazlarda müşahade ediyorduk. Az da olsa namaz aralarında problemlerimizi arz edebiliyorduk. O zaman Efendi Hz.leri zaten aramızda olduğu için ille de göreyim, konuşayım hâli yoktu. Şimdi bi’ panik hâli var. Bir görebilsem modunda herkes. Ama o zaman zaten aramızdaydı ve rahattık elhamdülillah. Zaten vaaz ediyordu sürekli. Hatm-i şerifte konuşuyor, işraklarda konuşuyor, Pazar sohbetinde konuşuyor. Doymadın mı? Git karşıya; Beykoz’da da sohbet ediyordu. Aradan boğaz geçtiği için, Efendi Hz.leri İstanbul’u iki ayrı şehir gibi kabul edip orada da vaaz etme ihtiyacı hissederdi. Yazıklar olsun bana bir kere o Beykoz sohbetlerine gitmedim. Bir arkadaşım var. O bana “yıllarca İsmailağa sohbetleriyle beraber, Beykoz sohbetlerini kaçırmadım” diyor. Gıpta ettim doğrusu.

-Eşref Yılmaz Hoca’nın oradan İsmailağa Taş Medrese’ye nasıl geçtiniz?

Abdulkadir Hoca bizim sorumlumuzdu. Maddi işlere de o bakardı. Fakat medresenin durumu pek iç açıcı değildi. Arkadaşlar el arabasıyla akşamüzeri pazara gider, artıkları toplar getirirler ve onun yemek yapılırdı. Hep aynı yemekler, bol sulu, sebzeli, ne olduğu belli olmayan yemekleri yerdik.

Ekmek çok kıymetli bir şeydi. Azar azar verirlerdi bitmesin diye. Hele kahvaltılık. Aman ya Rabbi! Kahvaltılık yok. Azıcık zeytin, azıcık peynir. Çok idareli kullanılırdı.

Hiç unutmam bir akşam yemek yiyeceğiz. Arkadaşlar “bu yemek kokmuş” dediler. Kimisi anlamadan yerdi amma dedikten sonra o yemek hakikaten kokmasa bile psikolojik olarak insan yiyemiyor tabii. Ben kahvaltılığın ne kadar değerli olduğunu orada anladım. Yemek kokmuş, yiyemeyince dedik “bari hocaya söyleyelim de kahvaltılık yiyelim” sabah zayıf bir kahvaltı yapmışız, karnımız da epey aç. Biz bunu hocaya söyleyince, hoca bir hışımla geldi. “Ne demek yemek kokmuş? Koyun bana bir tabak yemek” dedi. Aldı eline kaşığı, başladı yemeğe. En son da “Hani neresi kokmuş bunun?” diye kızdı gitti. Biz de ekmeği kenardan kenardan yemeğin suyuna banarak doymaya çalıştık. Kahvaltılık çıkarmak büyük bir dert değildi, yemek kokmuşsa kokmuştur ama imkansızlıklar içinde eldeki malzemenin azar azar kullanılması icab ederdi.

İşte benim oradan ayrılmam Abdulkadir Hoca vesilesiyle oldu. Kendisi yönetici konumundaydı. Hocalara fazla söz geçiremezdi. Tabii hoca bunlar, alim adamlar. Kendi içlerinde bir ahenkle okutup gidiyorlardı. Meğer Abdulkadir Hoca istiyormuş ki bütün hocaların ders saati, teneffüs saati belli olsun. Bir düzen-disiplin olsun. Aslında disiplin zaten var. Her hoca kendi içinde düzeni sağlıyordu. Ders saatleri belliydi. Hoca ne zaman başlarsa ders saati olur, ne zaman bırakırsa istirahat olurdu. Teneffüs kelimesini bilmezdik biz. Fakat o, toplu, tek düze bir düzen istiyordu. Bunun nedeni de şuydu;

Abdulkadir Hoca’nın oğlu, Masum Bayraktar’ın orada hafızlık yapıyordu. O zamanlar bu Masum Bayraktar’da bir problem yoktu. Dedesi de bu kapıya çok emeği, hizmeti geçen Musa amcaydı. Bu Masum Bayraktar, resmi kursta hafızlık yapmış. Medrese okumuşluğu yok. Dedesi de ona Kırmızı Kilise denilen Rum okulunun aşağısında bir hafızlık medresesi açmış, o da yeni yeni cemaate tutunmaya çalışıyordu. Fakat kendisi resmi kurs çıkışlı olduğu için orada gördüğü herşeyi aynen kendi kursunda uygulamaya çalışıyordu. Ders saatleri belli. Sonra zil çalar teneffüse çıkarlar. Tabii biz medreseliyiz. Böyle şeyler bilmezdik.

Abdulkadir Hoca’nın oğlu da orada hafızlık yaptığı için ziyarete falan giderken görürmüş. Kendi de anlatıyor bunu; “bir zil çalıyor uuu her yer talebe. Bir zil çalıyor uuu herkes sınıfta.” Mest oluyormuş bu duruma, bayılıyormuş adeta. Aynısını bizim medresede de uygulamak istiyordu. Baktı ki olmuyor “ben de başıma amir alacağım, medresenin idaresini vereceğim” dedi. Dediğiyle yaptığı bir oldu. Bir de baktık ki Masum Bayraktar geldi. Abdulkadir Hoca orayı ona devretti. Adam durduk yere Arapça medresesine sahip oldu. Masum Bayraktar arapça işine ilk defa böyle girmiştir. Yoksa hafızlık kursu vardı onun. Yanında da Talha Hakan Alp’i getirdi Arapça okutması için. İkisi arkadaştı.

Biz o sıralarda sıra kitaplarında ilerlemiştik. Eşref Hoca’da da kala kala dört kişi kalmıştık. Diğer gruplarda da durum aynı minvalde seyrediyordu. Yönetim olarak demişlerki “biz bu ileri seviye talebeleri toplayıp tek bir grup yapalım, diğer hocalara da yeni talebeler verelim.” Böylece biz Eşref Hoca’nın elinden çıkmış olduk. Hepimiz başka bir hocada topladılar, okumaya başladık. Bizi okutan hocanın da Masum’la arası iyi değildi. O bizim medreseye idareci olunca “burayı Çarşamba’nın en iyi medresesi yapacağım. Bir pürüz var, onu da hallettik mi burası en iyi medrese olacak” diye garip bir iddia ortaya attı. Ne demek yani Çarşamba’nın en iyi medresesi? Pürüz filan da deyince hocamız bundan alındı ve medreseden ayrıldı. Biz boşlukta kaldık. Bunun üzerine Talha Hakan Alp derslerimize girmeye başladı. Derslerimizde bir sorun yoktu. Hakan Alp bizi okutuyordu ama bu arada hocamız da gittiği için bize bir muhayyerlik hakkı doğmuş oldu. Bunun üzerine yanımdaki Ebubekir arkadaşımla beraber Mahmud Eren Hoca’nın müdür olduğu İsmailağa Taş Medrese’ye gelip başvurduk. Gözlerinden hocanın bizi istediğini anladık. İstihareden sonra artık oranın talebesi olmuş olduk.  

-İsmailağa Taş Medrese’ye girdiğinizde nasıl bir ortamla karşılaştınız? İzlenimleriniz nelerdi?

-Tabii hoş bir ortamdı. Odaların kapısı direkt avluya açılıyordu. Odadan çıkar çıkmaz direkt avluda, açık havada oluyorduk. Revakların altı şimdiki gibi değildi. Zemine tahta, onun üzerine de halıfleks döşenmişti. Oralarda da ayakkabıya ihtiyaç duymadan gezebiliyorduk.

Yatakhanelerimiz vakıf binası tarafında ayrı bir bölümdeydi. Şu an vakıfta misafirlerin yemek yediği bodrum kat bizim yemekhanemizdi. Medreseyi sadece derslik olarak kullanıyorduk. Avluda fıskiye yoktu dolayısıyla yer genişti. Öğle, ikindi ve akşam namazlarını avluda kılardık. Sabah ve yatsıları ise İsmailağa Camii’nde.

Hocalara çok büyük saygı ve hürmet vardı. Revakların altında ders çalışırdık, hocalar gelip geçerken talebe edep ve hürmetinden ayağa kalkardı.

-Daha başka neler gözlemlediniz hocam?

-Önceden okuduğum ve gördüğüm yerlere nazaran İsmailağa’da bolluk vardı. Yani elimiz yağda, bir elimiz balda desek yeridir. Yemeklerimiz hep etli çıkardı. Ekmekleri taptaze. Halbuki biz “Talimu’l-Müteallim” gibi adap kitaplarından öğrenmişiz ki “taze ekmek hamur olur, hamur ağırlık yapar, o da akıl tutukluğuna sebep olur” vs şeyler öğrenmiştik. Bayat ekmek taraftarıydık. Bu sebeple bazı yeni talebeler olarak ekmeğimizi dolabımıza çıkarır, dolaptan da dün bıraktığımız ekmeğimizi alıp yerdik. Bu şekilde ekmeği bir gün bekletip bayatlatırdık.

-Siz kimin talebesiydiniz?

-Hüsameddin Vanlıoğlu Hoca’nın grubundaydım ben askere kadar. Mahmud Eren Hoca başımızda müdürdü. Tabii sonra ona döndük hepimiz okumak için.

Okuduğunuz grupta kimler vardı?

-Murat Meral vardı. Tokatlıydı kendisi ve üç kardeşti ve üçü de bu kapıda okuyup hoca oldular. Musab Meral ve Mustafa Meral ikisi de hocadır. Mustafa Meral şu an GİMDES’de görevlidir hatta.

Abdulaziz Akyüz vardı. Efendi Hz.leri’nin akrabasıdır. Çalekli Dursun Efendi’nin torunudur. Malum Çalekli Dursun Efendi, Efendi Hz.leri’nin ablasıyla evliydi.

Hasan Orhan vardı. Şimdi bu iki isim de çok iyi yerlerde hizmet ediyorlar hâlâ.

Gaziosmanpaşa’da Dursun Karaca Hoca var.

-O benim hocamdır, benim bu kapıya gelmeme sebep olan kişidir hocam.

Dursun Hoca, Emin Ali Yüksel Hoca’yla beraber rahmetli Ali Kara Hoca’nın oradan gelmişlerdi. Hüsameddin Hoca’nın grubunda onlar da vardı.

-Medreseyle alakalı özel bir hatıranız var mı hocam?

-İsmini vermek istemediğim bir arkadaş vardı. Benim hemşehrimdi. Kendisi İgdaş kurumunda mühendislik yaparken medreseye gelmişti. Tabii o zamanlar öyleydi. Efendi Hz.leri kimi yakalasa yaşına, statüsüne, mesleğine bakmaksızın herkesi medreseye atıyordu. Tuttuğunu medreseye atıyordu. Efendi Hz.leri öyleydi. Bu cemaati, bu hocaları böyle topladı diyebilirim. Bak bu hocalara. Kimi eczacıdır, kimi üniveristede hocadır kimi bilmem nedir. Talebe demek sadece 13-14 yaşında okulu bırakmış ya da bırakmamış çocuktur. Talebe budur diye bir anlayış yoktu. Efendi Hz.leri’nin gözünde herkes talebeydi isterse evli olsun.

İşte bu arkadaşta İgdaş’ta mühendisti ve maaşı da yüksekti. Zeki ve akıllı bir yapıa sahipti. Evli olduğu halde medreseye gelmişti ve kıt kanaat geçiniyordu. İzhar-Kafiye seviyesine geldiği zaman Mahmud Eren Hoca kendisine maaş bağlayıp, bir grup talebe emanet etti. Kendine de yaklaştırdı ve ona kol kanat gerdi.

Kendisinin bana göre bazı sivri fikirleri vardı. Talebeye bazı meselelerin danışılmasını, medresenin işleriyle alakalı onlarla da istişare yapılması gerektiğini savunurdu. Bu bir yere kadar güzeldir ancak en nihayet talebe talebedir, idare de idaredir. Hocayı da ikna edince Mahmud Eren Hocamız başladı sınıfları gezmeye ve talebeyle istişare etmeye. Sonra baktık ki konuştukça dertler sorunlar üretilmeye başlandı. Olmadık şeyler bahane edilir, pireler deve yapılır oldu. Baktılar olacak gibi değil, kaldırdılar bu uygulamayı. Bu da böylece benim aklımda kalan bir hatıra olmuş.

-Sadece belli hocalardan mı ders aldınız?

Aslında karışıktı. Yani bi’ Hüsameddin Hoca’da, sonra Mahmud Eren Hoca’da, sonra yine değişti vs. Aslında bizim zamanımızda anlayış şuydu; bir hoca talebeyi alır, sonuna kadar okuturdu. Branşlaşma konuları o zamanlar yeni yeni gündeme geliyordu. İsmailağa’da bununla alakalı bir toplantı yapılmıştı hatta. Efendi Hz.leri de bunu isterdi. O zamanlar adamın biri Yahudi ve Hristiyanların cennete gireceğini iddia edip, tefsirinde yazmıştı. Efendi Hz.leri çok dertlenmişti buna, günlerce kürsüden bu konuyu işledi ve “bunlara ilmi cevaplar vermek lazım cemaat-i müslimin. Bu işler üç-beş sene okumayla olmaz. İstanbul köprüsünü bir marangoz yapabilir mi” buyuruyordu. Bu misali verirdi hep. Evet, bir marangoz da köprü yapar ancak bir köydeki derenin üstüne köprü yapacak kadar ilmi ve tekniği vardır. Boğaz köprüsü için üstdüzey mühendisler gerekir. Demek ki şer’i ilimlerde de böyle terakki ve tekamül imkanı var. İşte her hocanın kendi ihtisas alanı olması fikri bu şekilde doğmuştu. Bu sebepten İsmailağa Taş Medrese’de de hocalar kendi aralarında farklı branşlara yönelmiş ve düzen biraz değişmişti. Biz fıkıha Hüsameddin Hoca’yı beklerken, Molla Camii derslerimize gelmişti. Fıkıhtan da sırada Kuduri şerhi Lübab okunmaktaydı.

-Mahmud Eren Hocayla olan derslerinizden bahseder misiniz hocam? Kendisinin o zamanlar işi sıkı tuttuğu söyleniyor.

Biz medresede ders okurken Tillo kelimesi efsane gibi kulaklarımızda gezerdi. Yani şu filanca Tillo’da okumuş, bu gelen Tillo’dan gelmiş gibi dilden dile dolaşırdı. Mahmud Eren Hoca da doğu usulü medrese sistemini tahlil etmiş. Yani Doğu usulünün Karadeniz usulü üzerine meziyeti ne cihettedir, diyerek bir incelemede bulunmuş ve şu sonuca varmıştı; doğu usulünün bizden farkı ve meziyeti mütalaadır. O medrese sisteminde ders kitaplarının şerh ve haşiyeleri çok fazla mütalaa edilmektedir. Bu sebeple hocaefendi bizim medresemize de mütalaa sistemini getirdi. Kafiye’den itibaren biz de mütalaa yapmaya başladık. Derslerimizi mütalaa etme zorunluluğuyla beraber tahsil ediyorduk. Molla Cami’ye geldiğimiz zaman Akdun Nami, Abdulgafur gibi kitapları mütalaa ede ede okurduk. Basit bir haşiye olduğu için Muharrem dahi yasaktı. Derse girmeden akşamdan mütalaalarımızı yapar öyle hazırlanırdık. Hocaefendi de sabah olunca kura çeker ve kime çıkarsa ibareyi ona okuturdu.

Tabii hocaefendi disiplindiydi. İstersen dersi hazırlama. Adamı herkesin içinde bozardı. Böyle ciddiyet içinde hazırlardık dersimizi tabii bu da bize yarardı. Hocalar bizi yetiştiriyordu aslında. Hocalık da bu değil midir aslında?

-Eski zaman talebelerini anlatır mısınız hocam? Günleriniz nasıl geçerdi?

-O zamanın talebesinde şöyle bir ahlak vardı; biz elimize geçen bütün parayı kitaba yatırırdık. Haftasonları ya bir vaaza, sohbete veya ilim meclisi varsa oraya veya kitapçılara giderdik. Onun haricinde gidip top oynayalım, gezelim, Haliç’te çekirdek çıtlayalım, vapur gezintisi yapalım vs böyle şeyleri bilmezdik. Efendi Hz.leri’nden aldığımız feyizle, bütünüyle ilim peşinde koşardık. Ya medresede oturur eksik derslerimizi tamamlardık, ya çamaşırlarımızı yıkar haftaiçine hazırlık yapardık. Hatta bir ara medresede ciltciliğie merak oldu, öğretmeye başladılar. Benim de elim yatkın olunca ben de öğrendim bu mesleği. O sebeple haftasonları kitap ciltlerdik veya kitaplarımızı tamir ederdik.

Abilerimize sorardık hangi kitapları alacağımızı. Onlardan kitap isimlerini alınca gider aramaya başlardık. Dersaadet kitapçısı vardı. Fotokopi kitap yapardı. Şimdi Asitâne oldu. Fotokopi kitap işini de Şeriat Ömer abi üstüne aldı. Dersaadet bu anlamda bütün İstanbul’un ihtiyacını görebilecek seviyedeydi. Biz de böyle kitap peşinde koşardık.

-Peki bu medresenin nasıl kapandığıyla alakalı net bilginiz var mı hocam?

Var. Hükümet değişti, Ecevit geldi. Meğer bu vakıf binaları Vakıflar Müdürlüğü’nden Diyanet’e 10 yıllığına kiralanır, her on yılda bir bu sözleşme yenilenirmiş. O esnada süre dolunca Ecevit döneminde bu süreyi yenilememişler. Medrese böylece Diyanet’in uhdesinden çıkmış oldu. Bu sebeple bizden medreseyi tahliye etmemizi ve orijinal haliyle teslim etmemizi istediler. Bütün ilavelerimiz, tasarruflarımız vs hepsi sökülüp, bina asli haline getirilip teslim edildi. Ve maalesef aşağı yukarı bi’ on sene orası örümceklere yuva oldu.

-Medreseniz kapanınca siz nereye geçtiniz?

-28 Şubat’ta ne gibi problemler yaşadınız?

 

 

[1]

Bir yorum

  • İsa Erdoğan 15 Haziran 2022, 22:45

    Muhavere isa erdoğan (admin) ve recep çelik arasında. istanbul 14 hazirekn 2022 de oldu

Bir Yorum Yazın