Allah’ın yüce Adıyla
Gerinin özeti : İstanbulda okurken bazı propagandalar üzerine bir arkadaşımla eğitimimize Tillo’da devam etmeye karar verdik. Bunun için Tillo’yu bilen hocalarımızla istişare ettik, pek tavsiye etmediler. Şaban Hocanın “Bari tatilde gidin bir bakın hoşunuza giderse temelli gidersiniz ecele etmeyin” demesi üzerine İstanbul Çengelköyde doğu usulü okutan bir medreseye seviyeyi görmek ve kendimizle kıyaslamak için gittik..
Doğu usulü okutan medresede neler gördük ?
Eğitimi medreseyi görmeye geldiğimizi söyledik, medreseye bizi kabul ettiler. Molla Cami (Nahiv’de son kitap) sınıfına çıktık 3 talebe vardı.. Biri Adem, hoca oldu. O esnada ertesi günün dersini hazırlamakla meşgüldüler. Bir köşeye oturduk müfettiş gibi izledik (o arkadaşların yerinde olmak istemezdim 🙂 Molla Cami’yi mütalaa yapmışlar, sırayla bir birlerine okuyorlardı. Biri El-Akdunnami’ye çalışmış, biri Abdulhakim’e diğeri de Abdulğafur’a.. Biz de öyle yapıyoruz bunların her üçüne bakıyor mütalaa ediyoruz.. yani bildik kitaplar. Galiba Abdulğafur okuyandı geldi geldi bir yerde takıldı, mana veremiyor ne ileri gidebiliyor ne geri.. öylece kilitlendi. Onların başkanı gibi duran Adem (hoca) ağzının içinden ona “düm düm” (دم) diyor kısık bir sesle bize güya duyurmadan.. Devam et çaktırma demek istiyor.. ama duyduk işte. Arkadaşlara muvaffakiyet dileyerek çıktık ve değerlendirmemizi yaptık: “Onlar da M.Camiyi mütalaa ediyordu biz de.. onlar da şerh ve haşiyelerin bir çok yerlerini çıkarıyor, okuyabiliyolar ve bazı yerde takılıyorlardı biz de öyle..” Seviye bakımında bizden ahım şahım bir üstünlük görmedik. Aksine onlar o seviyeye 5 senede gelmişti biz ise 2 senede.. Bu açıdan bizim üsul daha üstün diyebilirdik.
Başka bir sınıfa girdik.. arkadaşlar mübtedi idi Emsile çekiyorlardı.. 2 aydır çekiyorlarmış.. Ama nasıl çekiyorlar !? Kulaklarıma inanamadım. Aynen şöyle diyordu 2 aylık talebe: “nâsırun nâsıran nâsırin nâsır, el-nâsıru el-nâsıra el-nâsıri el-nâsır / nâsırâni nâsıreyni nâsıreyni nâsıran, el-nâsırâni el-nâsıreyni ..ilh”
Yani anlayan anladı. İsmin ref nasb cer ve vakf hallerini sırayla söylüyor sonra aynını başında el takısıyla tekrar söylüyor.. Her bir siğa böylece çıkıyor 80’er sığaya..! Dedim içimden “Emsileyi böyle çekmek talebe açısından ızdırap. Biz Emsile okurken böyle çekmedik ama şimdi istesem az düşünerek hata da yapmadan bütün siğaları sayarım demek ki zorlaştırmaya hiç gerek yok !
Diğer bir sınıfta talebeler ellerinde İzzi mefhumu (tercümesi) vızır vızır onu ezberlemeye çalışıyorlar.. Kimi ezberlemiş okuyor, kimi okuyamıyor takılıyor hoca ‘olmadı git çalış diyor..
Gerekli mi ? Bence hayır. Bu da işi zorlaştırmak.. Dedik ki “şimdi anladık doğu usulü neden 10 sene sürüyormuş”
Benim şahsi kanaatim Seyyid Ahmet hocamızın da tespit ettiği gibi bu program tam anlamıyla zeka seviyesi nispeten geri talebeler için özel hazırlanmış gibiydi.. Onun sözünü biraz değiştirmek istiyorum: Aksine bu program çocuklara “siz geri zekalısınız anlamazsınız” dercesine hazırlanmış Anadolu deyimiyle “lafın tamamı söylenmiş” türünden bir programdı. Yüz kişiden neden bir kişi mezun oluyor ? Ve oranın hocası bir gün bana “Biz burada yüz kişi içinde bir kişiyi arıyoruz” derken neyi kastediyordu, o gün biraz daha iyi anlamış oldum.
Gördüklerimiz karşısında doğu usulünün bütün büyüsü, albenisi gözümüzde kayboldu..
İstanbul Usulü okuyanlara bakış açıları nedir ?
Talebelik süresince tevazuları cana yakın oluşları tamdır.. Ancak icazeti eline alan biraz değişiyor. İzmitte görev yaptığım bir gündü medreseden arkadaşım Hüseyinle çarşıya bir esnafı ziyarete gitmiştik orada bir doğu mollası gördük. Yüzünde sakal ayağında pantolon sarkmış gömlek ve takkeden doğu mollası olduğunu hemen anladık. Selam verdik tanıştık bize nerede okudunuz ne okudunuz gibi sorular yöneltti ancak şunu unutamıyorum bizimle konuştukça burnu havaya doğu kalkıyor aynı boyda olmamıza rağmen bize burnunun üstünden tepeden bakmaya çalışıyordu.. ben arkadaşın marazını anladım ve “Seyyid Ahmed hoca hocamızdır” dedim. Onun adını duyunca tavrı bir anda değişti “ha o zaman bir şeyler olmuştur” dedi ve yine “ondan ne okudunuz?” demekten kendini alamadı.. Yani anlayacağınız muhatabı beğenmeme, küçük görme, kibir paçalardan akıyordu. Kişideki kibrin bu denli dışa vurumunu o gün orada böyle canlı kanlı gördüğüm için unutamıyorum. Kibir konusu oldukça o manzara aklıma gelir. “okumak buysa eksik olsun” dedirtecek cinsten.. Allah’a sığınırız, ona da bütün ilim talebelerine de Allahtan güzel ahlak tevazu ihlas niyaz ederiz..
Medresede ilk ders ve oda arkadaşım Iğdırlı Murat gözleri zayıf çok az görür hafızası da zayıf çabuk unutur o yüzden ilim yolunda çok zorluk meşakkat çeker.. ancak azmi tam ilme karşı hırslı ve asla pes edecek türden değildir. İstanbulda gezmedik ziyaret etmedik türbe bırakmaz her kutsal bildiği mekana gider her muhterem bildiği zata yapışır dua eder dua ister.. Bu kabilden isa gel Seyyid Taha hazretlerine gidelim duasını alalım dedi. Ben de merak ettiğim için gittim. İsmailağanın az aşağısında Pembe Köşk denilen bir binadaydılar. Orada ilmi faaliyetlerine doğu usulü tarzında devam ediyorlardı. İçeri girdik bir salonda bekledik.. Seyyid Taha efendi meşguldü.. bekleme esnasında oranın bir mollasıyla konuştuk.. Hiç alakası yokken başladı İstanbul medreslerinde okuyan talebeleri eleştirmeye.. “peh ! üç beş sene okuyorlar molla oluyorlarmış..!” dediği bugün gibi aklımda. Zavallı karşısındakilerin de o kınadığı kişilerden olduğumuzu ya unutuyor ya da bilmezden geliyordu belki de bize kasten duyuruyordu. Bende müspet bir tesir bıraktı mı ? Hayır. Sadece soğudum. Seyyid Taha efendinin bunlara asla böyle öğretmediğini bunlar yaramazlık yaptığını düşündüm. O zata hep saygı ve sevgimizi hürmetimizi tam etmişizdir.
Sevgili dostlar.. Hasılı, hocalarımızdan devamlı duyduğumuz tasavvuf derslerinde öğrendiğimiz “evladım ilim dahi zenginlik gibi esbabı tuğyandandır” vecizesinde anlatılanı canlı canlı müşahede ediyorduk. Şeyhimizin “İlim arttıkça ihlas da artmalı Allaha yöneliş de artmalı, artmıyorsa o talebede hayır yok” vecizesinin mefhumu muhalifine şahitlik ediyorduk. İlimden gelen enaniyetin tarikatla, nefsini ezmekle dengelenmemiş menfi örneklerini izliyorduk.
Yine bu kabilden, yeri gelmişken aktarayım: Hat hocamız Ali Selçuk efendiden yıllarca nesih ve sülüs meşk ettim. Nesihten icazetim de var hamdolsın. Biz derslerimizi özel ortamda medresede yapıyoruz. Aynı hocamız ikindi namazı akabinde camide bir köşeye oturur dışarıdan hat dersi almak isteyen müminlere meccanen yardımcı olur. Bir gün vaktim müsaitti baktım hocamız camide etrafında talebeler.. yanaştım. birinin yazdığı levha dikkatimi çekti. sülüs hatla bir istif denemesi vardı elinde. Belli ki kopya çekmişti çünkü kopya başarılı olmamış yazı şişmişti kalemin izleri hiç görünmüyordu.. Bu levhanın değeri yoktur. Çocukların boyama kitabında yaptığı resim gibidir.. bu arkadaşla konuşmak istedim bir soru sordum ağzının içinden geçiştirdi yüzünü dönüp tarafıma dahi bakmadı. Halbuki sıra bekliyordu konuşabilirdi.. o anda onda da gördüğüm şey yine o şeytani kibrin tecessüm etmiş hali idi.. nefret ettim.
Bu üç örnek de medreseden beslenenlerin halleri hakkında. Ya okullarda diploma master doktora ile şişirilen, kibir putuna dönüşenlerin halini konuşmaya hiç gerek yok.. Onların iğraptan mahalli dahi yok !
Doğu usülünün İstanbul usülüne tefevvuk ettiği en bariz yönü nedir ?
Ders ortamının kalabalık sınıf olmaması, iki, üç kişilik ders halkalarının olması, bir nevi özel ders alıyor gibi.. Belli bir seviyeden sonra talebe dersi kendi çıkarıp hocaya arz etmesi, bunun için mütalaa yapması. Çıkaramadığı dersi geçemeyip yeniden çalışmak zorunda olması. Bu yöntem sayesinde anlamadan ders geçme başaramadan sınıf geçme durumu önüne geçilmiş oluyor.. Molla Burhan efendi özelinde medrese düzenindeki ciddiyet ve disiplin, ilkeli tavır..
Doğu medreselerine gitmek isteyen müridlere Şeyh Mahmud Efendinin tavrı.
Mahmud efendi Hz akraba taallukatı içinden de bazı arkadaşlara izin vermiş olması açıkça gösteriyor ki ilim irfan peşinde olan hiç bir müridine Molla Burhan efendi gibi hocaların medreselerini engellemiş değildir. Onlarca talebemiz Şeyh efendinin müsadesiyle oralara gitmişler ve ilimden nasiplerini doğuda aramışlardır.
Ancak bu durum asla Mahmud efendinin elindeki talebeyi “burada okumaktansa git orada oku, orası daha iyi” düşüncesinde olduğu manasına gelmez. O, talebenin iyiliği ve maslahatı için İstanbul medreselerinde okumalarını ve icazeti burada almalarını yeğlemektedir. Görmez misin ki Cübbeli Hoca, Hüsamettin Vanlıoğlu, Mahmut Eren, Ali Kara, Muhammed Yelkenci, Salih Topçu, Fatih Kalender, Eminali Yüksel, Ömer Faruk Korkmaz, Burak Kızıldaş gibi onlarca yüzlerce alimler İstanbul İsmailağa Medreselerinden yetişmiştir.
Doğu medreselerine gitmiş İstanbullu talebelerin orada yaşadıkları gördükleri..
yazılıyor..
Yorum Yapılmamış