Ulemanın Gücü” Kitabı Etrafında Hocaların Müzakeresi

28 Aralık 2022

El Alim olan Allah’ın ismiyle

“Ulemanın Gücü” isimli kitabı değerlendirme toplantısı

Bütün katılmıcıların ortak kanaati kitap genel manada faydalı ve güzel. Hoca arkadaşlar kendileri öz eleştiri yaparak ulema ve alimin tanımı içerisine girip girmedikleri konusunda değerlendirmeler yaptılar. Genel kanat kimsenin kendisini alim olarak görmediği idi. Ancak bizler hocalar olarak toplumdaki yerimiz “dini bilen” yani alimleriz.. Sorumluluklarımız ona göre..

Bu arada “alim denildiği zaman sadece din ilimlerinde ihtisası olanlar değil dünya ilimlerinde de ihtisas ve yetkinliği olanlara alim demeli” şeklinde değerlendirmeler yapıldı bazılarımız buna itiraz ettiler, şöyle ki:

Ulema ve alim denilince toplumunda İmam Azam, imam Gazali, İmamı Şarâni gibi zatlar akla gelmektedir Bu artık bir nevi bir ıstılahtır ıstılahın içerdiği terim manasını değiştirmemelidir. Dünyalık ilimlere vakıf kişilere alim değil de onların kendisini tanımladığı gibi bilgi bilgin veya profesör gibi kelimeler kullanılmalıdır. alim ulema tabiri ise islam semasının yıldızlarına güneşlerine özel kılmalıdır denildi

Yapılan bir değerlendirme de “ilimleri dini ilim dünyevi ilim şeklinde ayırmamak gerektiği, bütün ilimlerin dini ilim olduğu şeklindeydi. Bunun dayanağı ise yerden göğe kadar her bir nesnenin Allah’ın bir sanatı ve eseri olduğu ve bunların her birisine ayet denildiği, dolayısıyla dünyalık herhangi bir alanda ilgi ve ihtisas sahibi olan kişi Allah’ın ayetlerini okuyan kişi durumunda olacağı.. Bu da Allah’ın indirdiği Kur’an ayetlerini okuyan alimin halinden farklı olmayacağı..” şeklinde oldu.

Bu görüşe şöyle bir itiraz geldi “Ama Kur’an-ı Kerim “Allah’tan layıkıyla sakınanların alim kişiler” olduğunu beyan ediyor. Bu ayete göre Allah nezdinde alim kişi Allah’tan sakınan kişidir. Şu halde Allah yanında muteber ilim kişiyi Allah’tan sakındıran ilim. ama bu dünyalık alanlarda ihtisas yapanlar Allah’tan sakınmıyorlar. Bu durumda bütün ilim ve fenlere “dini ilimler” demek ne kadar doğru olabilir ! Bütün ilimler dini ilim olsaydı o zaman tefsir ilminin hadis ilminin üstünlüğü nasıl sabit olabilir !?

Bu itiraza şöyle cevap verildi “Ben filanca mütehassıs kişiyi tanıyorum kalp uzmanı.. insan biyoloji insan anatomisini öyle bir güzel anlatıyor ki dinlerken hayran kalıyorum.. bu gibi kişiler bakıyorsun islam’ı seçiyorlar ve takvada ibadette hepimizi geçiyorlar.. Demek ki onun öğrendikleri onun Allah’a tanımasına ve sakınmasına katkı sağlamış..

Ayrıca nice hafızlar Kur’an alimleri var ki Allah’tan sakınmıyorlar demek ki Allah’tan sakındıran ilim Allah’tan sakındırmayan ilim şeklinde ilimleri ikiye ayıramayız 

Ancak şu bir gerçek ki Kur’an-ı Kerim’de Hz Allah “alimler içerisinde Rabbani alimler” tanımlaması yapar Bu da tabii ki alimleri ikiye ayırır “Rabbani olanlar ve olmayanlar” Demek ki bu ayrım bir yere kadar doğru

Bütün ilimleri dini ilim şeklinde bir sınıfa sokmak doğru olmasa gerek. Eğer bu doğru olsaydı Asrı Saadetin en bilgili adamı konumunda olan Amr Hişam çok bilgili olduğu için kavmi ona Ebu-l Hikem (profesör) lakabı takmıştı Allah resulü onun küfürde inadını görerek “Ne ebu’l hikemi o olsa olsa Ebu cehildir” buyurmuş ve adı Ebu Cehil kalmıştır Şu halde Allah Rasulü onun bilgilerini bilgi saymamış. Madem ki kişiyi Allah’a götürmüyor tamamı cehalet olarak sayılmıştır

Bu savunmaya karşılık bazı hocalar şöyle dediler “Benim tanıdığım biri var Kur’an hafız olmak yanında dini ilimlere de son derece bu vakıf iken.. sonunda mürted oldu ve Kur’an’ı inkar etmeye başladı. Demek ki ilim kişiyi takvaya götürseydi bu kişi kafir olmazdı. ve bunun örnekleri birden fazla mesela Ebu Ducane Allah’ı bile inkar edecek duruma geldi.. 

Bir hocamız şöyle bir aktarımda bulundu “bilim dünyası içerisinde bulunan ve her şeyi araştıran kılı kırk yalan ve gözleriyle birçok Allah’a ayetlerini gören bilim adamları nasıl oluyor da Allah’a iman etmiyorlar” diye sorulmuş Onlar içerisinde olan bir iman sahibi “onların basiretleri kapalı” demiş..

Evvelki zaman alimlerinin büyük başarıları gündeme geldi yüzlerce cilt kitap yazanlar’dan bahsedildi. Kuyu hapsinde olduğu halde 30 ciltlik fıkıh şaheseri yazan imam Serahsi’lerden bahsedildi. Bu alimlerin böylesi büyük olması gerisinde acaba hususi bir kabiliyet, müthiş bir beyne sahip olmaları olabilir miydi ? diye soruldu yani olay sadece çabaya mı bakıyor yoksa hususi bir donanım veya zamanın getirdiği bir kazanım var mı..?

Hocaların ortak değerlendirmesi onların beyinlerinin ve dimağlarının son derece safi olması ve zamanın ve şartların gerektirdiği üzere öğrenmeyi ve ezberlemeye son derece yatkın olmaları, beyinlerinin lüzumsuz şeylerle tahrip olmamaları yanında çok çalışmaları, gecelerini gündüze katmaları.

“Hindistanlı bir alim olan imam Leknevi şöyle demiş: Evvelki ulema nasıl başardılar da bunca eserler ortaya koyduklarını araştırdım inceledim gördüm ki gece uyumamışlar Ben de bundan böyle 3 saatten fazla uykuyu terk ettim” ve bu sayede Abdulhay Elleknevi 38 yaşında vefat etmesine rağmen geriye yüzlerce eserler bırakmıştır..

Buradan da anlaşılıyor ki gece mesaisinin bereketi çok başka. Bir hadis vardı onu tam hatırlayamadım ama “manevi yolculukta gece mesaisinin kişiye çok mesafe aldırdığını” ifade ediyordu. Ben bunu zahir planda yapılan yolculuklarda da fark ediyorum. Gece yolculuğunda sanki arabanın tekerleri altında yol düzülüyor bitmez sandığın yolculuk bir bakıyorsun ki tükenmiş.

Konu ulemanın gücü olunca.. Belli bir ilmi birikim elde etmiş sonra islam dairesinden çıkıp küfre kapılmış kişilerin insanları saptırmada ve ebedi hayatlarını karartmada çok etkili oldukları hatırlatıldı. Bunun üzerine bir hocamız “4 mezhep imamlarının ittifakıyla kabul edilen nebevi hükme göre “islam’dan çıkan mürtedin idam edilmesi gerektiği” hükmünün ne kadar yerinde olduğunu böylece daha iyi anlamış olduk” dedi. Mesela bu zamanın müretlerinden birisi az bir azınlığa hitap ederken mürtet olması ile beraber takipçi sayısı katman katman artmış ve onbinleri arkasından cehenneme sürükler olmuştur.. Demekki idam boşuna değil, ve başka çaresi de yok gibi. Ne nasihattan anlıyorlar ne ilmi münazaradan..

Ulemanın gücü çerçevesinde dile getirilen bir gerçek imam Gazali’nin küfür içerikli felsefe ile mücadelede çok büyük etki sağlaması ve ancak bunu yaparken kendi alanı içerisinde kalmayıp muhalif fikrin alanına girip onların ilimlerini bilimlerini ayrıntısına kadar öğrenmesi ve onlara onların lisanı ve usulleri içinde onlara muazzam cevaplar vermiş olması..

“Bu bağlamda İslam’a karşı geliştirilen felsefeyi çürütmek için Tahafütü’l Felasife isimli kitabını kaleme alıyor ve bunun üzerinden 100 sene geçmesine rağmen karşı cepheden bir tane bile cevap ve itiraz yazılamıyor ancak Aristo’nun çömezi İbni Rüşd ortaya çıkıyor ve güya bir itiraz yazıyor. Denildi ki İmam Gazali’ye koyduğu kuvvetli fikir ve delil karşısında konuşabilen kişi yine bizden biri..”

Buradan çıkarılan ders: Güçlü bir ilim, kendi davasını güçlü bir müdafa, karşı fikirlere ve onların usullerine son derece vakıf olmakla mümkün.

Ulemanın gücünü kırma noktasında bu zamanda yapılan menfi faaliyetler..

Bundan kısa bir süre öncesine kadar camilerde görevli hocalar halkın camiye getirdiği adına hak dediği bir takım tahıl bağış fitre zekatlarla geçimlerini sağlıyorlardı. Bu da onların halka karşı daima ezik ve borçlu olmalarını sağlıyordu. Hatta halkın içerisinde bazıları cemaatin önünde hocayı hazırlayabiliyor “tamam hoca yeter bu kadar vaaz in aşağı” diyecek kadar saygısız olabiliyorlardı. Bu zamanda hocaların maaşını devletten almasıyla ciddi bir itibar ve saygınlık elde ettiler.

Ancak bazı mihraklarca hocaların bu saygınlığını itibarını zedeleme çabaları yine devam etmektedir. Bu defa farklı yöntemlerle. Mesela salgın dönemi içerisinde bazıları çıktılar basın önünde hocalara hakaret ettiler “bilim adamları çalışıyor can kurtarıyorlar cami hocaları ne yapıyor yatmaktan başka!” dediler. Buna yatmak deniyorsa halbuki yatan ve hiç ortalığa çıkmayan mesela öğretmen kesimi hiç dile getirilmedi ! Memur kesimi dile getirilmedi ! Anlaşıldı ki gaye özellikle hocalara hakaret etmek ! Din sınıfının saygınlığını halkın gözünde zedelemek !

Yine “6 yaşında çocuğu evlendirdiler” meselesinde bütün hukuklarda suç şahsi iken kasıtlı olarak o suçu bir camiaya bir tarikata mal ederek bu caminin bütün mensuplarını bütün hocalarını töhmet altına alarak itibarlarını zedelemek istemişlerdir.

Aynı durumu Diyanet camiasında bazı bazı yaşıyoruz. içimizden birisi bir yanlış yaptığı zaman bazı mihraklar o yanlışı bütün Diyanete, bütün hocalara teşmil edecek nitelikte haberler yapmaktalar.

Bunun üzerine bir hocamız şöyle bir açıklama yaptı “6 yaşında evlendirildi denilen kızın ailesini ben tanıyorum benim akrabam olurlar kesinlikle bu bir yalan ve iftiradır kız evlendirildiğinde en az 16-17 yaşındaydı. Ben bu işin canlı şahidiyim..” dedi.

Bunu duyan bazı arkadaşlarımız “Allah Allah” diye de şaşırmışlar. Ben de onların şaşırmasına şaşırdım doğrusu. Avam ve cahil kesimden bu iftiralara inananlar mutlaka var biliyordum ancak hocalar içerisinde de buna inananların çıkması ve doğruyu duyduğunda şaşırması doğrusu beni şaşırttı.

Son olarak

Kitap içerisinde bir bölüm “toplum içerisinde etkili ve güçlü olmak isteyen bir alim hiçbir kayıt altında olmamalı hiçbir Cemaat ve grup içerisinde yer almamalı” şeklinde bir ifade vardı. Buna bir itiraz geldi. Denildi ki bu teori pratikte hatalıdır çünkü bakınız Türkiye’de en etkili, bu anlamda en güçlü alimlerin şeyhlerin her birisi bir cemaat ve tarikatın içerisinden çıkmıştır. Mesela Menzil Şeyhinin Türkiye insanları üzerindeki etkisi her mahallede onlarca müntesibe sahip olacak kadar. Yine İsmailağa cami imamı Mahmud Efendi’nin etkisi ve tesiri Türkiye’de azımsanmayacak kadar büyük. Ve buna benzer birçok tarikat ve cemaat önderleri büyük etkiler ve tesirler yapagelmişler. Demek ki etkili olmak için herhangi bir yere bağlılık ve mensubiyet olmamalı” görüşü pratikte yanlıştır.

Bu açıklamaya şöyle bir şerh düşüldü: “Bu dediğiniz Türkiye üzerinde geçerli olabilir. Türkiye’de tarikat şeyhleri isterse cahil olsunlar.. bir alimden daha etkili olabiliyorlar.

bu itirazı yapan hoca bir iki örnek verdi dedi ki “mesela Mehmet Savaş hoca mı daha çok bilinir Cübbeli Hoca mı ?” Evet Cübbeli Hoca daha çok biliniyor. Ancak bunun sebebi, tarikattan geliyor olması değil. Milletin tarikata peşin itimadı değil. Bunun sebebi milletçe görülen faziletler ve toplumun içerisinde olması. Okuduğumuz kitapta alimin topluma güçlü bir etki yapabilmesi için toplumun içinde olması gerekir” şeklinde bir ifade var. Mahmud Efendi beş vakit toplumun içindeydi. Cübbeli Hoca devamlı toplumun içinde sohbetleriyle dersleriyle toplumda. Ama o az önce ismini verdiğiniz hocaları ben görmek istersem ziyaret etmek istesem nerede bulacağım ? Veya siz ? Demek etkili olmanın sebebi sadece tarikat kimliği değil. Veya “bu millet alimin değerini takdir etmiyor da sırf tarikatçı diye tarikatçının arkasından gidiyor da değil’ kim toplumun içinde çıkıyorsa halkının önüne düşüyorsa ve millet onda bir cevher görüyorsa bu millet de onun arkasından gider. Milleti hepten cahil avam görmek yanlış. Bizim milletimiz Anadolu irfanı denen bir tür irfanla mücehhezdir.

Erzurum yöresinde bir söz vardır “El oğlu ariftir, yoklar bendini”

istişare toplantısında geçen bir hususta şu oldu

Bir hocamız şöyle dedi: Geride geçen konu “dünyevi ilimler fenler de dini ilimdir” nazariyesine karşı olarak şunu da ifade etmek isteriz: Bilimde çok sahtekarlıklar da vardır. Şöyle ifade edeyim, hani birilerinin ağzına pelesenk ettiği bir laf var “hadisleri Kurana arz etmeliyiz” şeklinde.Biz de diyoruz ki “hadisler Allah Rasulunun sözleridir, en azından ona isnad edilen ve nice ulemaca telakki bil kabul görmüş, dine mesned kabul edilmiş sözler..

Eğer Rasulullahın sözleri bile Kur’an’a arz edilmeli ise.. ondan aşağı her konuşanın her görüş sahibinin fikierleri buluşları ve düşünceleri de Kurana arz edilmelidir ! Öyle ya ! Kimin sözü Rasulullahın sözlerinden sağlam olabilir !? 

Bu itibarla biz de bazı bilimsel(?) tespitleri Kur’an’a arz ediyoruz ve bakıyoruz ki hatalı çıkıyor. Mesela bilim manevi olguların maddeye tesirini inkar eder. Ama hem Kur’an-ı Kerim hem hadis-i şerifler bu tesirin varlığını ispat eder.

Şöyle ki Kur’an-ı Kerim “Eğer iman ederseniz ve takva olursanız altınızın üstünüzden bol bol bereketli bir şekilde yer içersiniz” buyurur. Bu Ayeti Kerime manevi bir olgu olan iman ve takvanın maddi bir olgu olan yağmur ve mahsule, dolayısıyla bolluğa ve zenginliğe tesir edeceğini söylemiş oluyor. Halbuki bu bilimsel değildir. Çünkü bir yargının bilimsel olabilmesi için deneylenebilir ve gözlemlenebilir olması lazım. Yani elle tututlur gözle görülür nitelikte kesin olması lazım.. ilime göre manevi bir olgu toprağı suya zenginliğe tesir etmez çünkü deneylenebilir değil ! Şu halde bazı bilimsel verirler Kur’an’a uymaz ve biz Kur’an’ı temel referansı olan bizler o türlü bilimi reddederiz. Yine Hadis-i şeriflerde buyurulur “kıyamet kopmasının şartlarındandır ilmin ortadan kalkması cehaletin yerleşmesi içkinin bolca tüketilmesi ve zinanın görülür hale gelmesi..” Kıyamete davetiye çıkaran olguların tamamı günah olmaları hasebiyle manevidir. Bu manevi olgular yerin göğün sarsılmasını ve yıkılmasını netice verecektir. Bu kuramda bilime göre geçersiz olmalı. Çünkü bilim deney ve gözlem yoluyla sonuca ulaşır. Halbuki kıyamet alametlerinin kıyametin koparmaya etkisi gözlemlenebilir şey değil ! Yani bilimsel değil ama Göksel. Yani ilahi hakikat. Aslında gözlemnecek kıyamet koptuğunda.. O zamanda zaten iş işten geçmiş olacak..
..

Demek ki her ilim muhteber değildir, her bilim kabul edilir değildir veya Kur’an’a uymayan bilim ilim değildir. Sonuç olarak “Bütün ilimler dini ilimlerdir” nazariyesi doğru olamaz. 

Bu değerlendirmeye itiraz eden hocamız şöyle dedi: “gerçek bilim Kur’an’a da ters düşmez”

Cevap olarak: Tamam işte aynı şeyi söylüyoruz bakın bilimi ikiye ayırdığınız: Gerçek olan ve olmayan. Biz de onu diyoruz bazı bilimler gerçek değildir ve bunlar Kur’an’a uymaz. Ama bilimcilere göre bilimin tamamı gerçek ! Onlar bilimsel veriyi “gerçek olan ile sahte olan” diye ikiye ayırmazlar nitekim..

Benden bu kadar, aklımda kaldığı kadarıyla yazıya dökmeye çalıştım. Umarım istifadeye medar olur.

Ve min ALlahi et-Tevfiq. Vel Hamdü LiAllahi Rabbil Alemin

derleyip sunan
İsa Erdoğan


Allah’ın yüce adıyla..

Bir müzakere toplantısına katıldık. Okuduğumuz bir kitabı ay sonu bir araya gelerek değerlendirme yapıyoruz. Kitabın konusu “Ulemanın Gücü” idi. Kitap tarih boyunca ilmin ulemanın toplumları hatta idarecileri yönlendirmede ne denli etkin olduklarını örneklerle aktarıyor ve geçmiş ile bugün arasında bu noktadan bir mukayese yapıyordu. şimdi ki alimlerde bu güç var mı varsa neden yoksa ne yüzden..?

Müzakere sonra herkes evine geldi. benim ilk işim oturup müzakerede konuşulanları sesli yazdırma yöntemiyle yazıya dökmek oldu. sonra gerekli düzeltmeleri yapınca müzakere notlarını o grupta paylaştım. Bazı arkadaşlar takdir ettiler. bu da ulemanın gücüne bir örnek dediler.. Bir arkadaş ise “ulemanın gücü mü yoksa ses kaydı mı bana gizli ses kaydı alınmış gibi geliyor” diyerek su-i zan ve töhmette bulundu.

Tabi herkesin içinde böyle bir itham gönül kırıcıydı. Bir emek, bir çaba ortaya konmuş, katılanların yeniden okuyacağı, toplantıya katılamayanların toplantı içeriğinden haberdar olup istifade edeceği güzel bir çalışma.. velev ki ses kaydı alınmış olsa..! Sonuçta yazıya dökülmüş, yazılı edebiyatın, din ve yaşam kültürünün bir parçası kılınmış.. Kaldı ki tamamı ezberden akılda kalanlarla yazılmıştı.

Bu noktada bir yerde yapılan ilmi bir müzakere bir ders bir panel konferans vaaz sohbet sonrası notlarımı nasıl tuttuğumu ve bunca bilgiyi nasıl yazıya geçirebildiğimi anlatmak durumunda kaldım o töhmeti üzerimden atmak için.. ve bu çıktı:

Toplantı sonrası notlarımı ezberden nasıl yazabiliyorum? 6 maddede özetlendi:

1) Bunu devamlı yapıyorum, yani bu tarz not alamaya alışığım. notlarımı makale ve araştırmalarımı paylaşmak için kendi sitem var

2) Zamanımızın en büyük hastalığı okumak okuduğunu dinlediğini anlamak.. çocukluğundan beri evime televizyon girmemiş biri olarak kitaplarla fazla haşır neşirim.

3) Bu işin bazı püf noktaları var. Bütün konuşmaları kafada maddelere, başlıklara bölmek. ve olaydan sonra kısa süre içinde yazmak gerekir, yani teferruatı unutmadan. Bunu da sesli yazdırma yöntemiyle hızlıca yapabiliyoruz. google tabanlı yapılan bu işlemde bazı kelimeler doğru yazılmamış olyor.. Bunu da sonra gözden geçirerek düzeltme yapıyorsun.

4) Konuşulan konular aşina olduğumuz konular, anlatılan şeyler bildik şeyler olunca ve bahusus benim ilgi alanıma giren şeyler olunca akılda tutmak ve yazmak zor olmuyor

5) Yazıya dökmek toplum önünde konuşmaya benzemez. daha rahatsın ve vaktin geniş.. düşüne düşüne.. çorap söküğü gibi konular bir ardına diğeri akla gelir ve yazarsın..

6) Yazının ana formu tamam olduktan sonra bazı yerleri düzeltir bazı eksik kalan noktaları siyak sebaka uygun olarak takdir edersin, kendi meramını aktardığın yerlerde müzakerede belki noksan kalan ifade biçimlerini yazıya dökerken tamamlarsın ve bütüncül bir çalışma ortaya çıkar

isa er

Diğer makaleyi okumak için başlığı tıkla:

Fizik Kimya vb Dînî ilim midir ?

Bir yorum

  • Kazım 30 Aralık 2022, 00:49

    Mevlam razı olsun hocam istifade olundu

Bir Yorum Yazın