Allah’ın yüce Adıyla
İslâm’da Kılık Kıyafet: Örfî mi, Şer‘î mi? Sarık, Sakal, Cübbe ve Çarşaf Üzerine Bir Değerlendirme
Kılık kıyafet, bir toplumun hem kültürel yapısını hem de dinî duruşunu yansıtan temel unsurlardandır. İslâm tarihinde de sarık, takke, cübbe ve çarşaf gibi bazı giysiler zamanla yalnızca geleneksel değil, aynı zamanda dinî kimliğin sembolleri hâline gelmiştir. Bu durum doğal olarak şu soruyu gündeme getirmiştir: “İslâm’da giyim tarzı örfe mi dayanır, yoksa doğrudan dinî bir bağlayıcılığı var mıdır?”
Bu yazıda, meselenin hem klasik fıkıh kaynaklarındaki temellerini hem de günümüzdeki tartışmalar çerçevesini ele alarak bir çerçeve çizmeye çalışacağız. Amacımız, bu giysilerin sadece bir örf mü yoksa dinî bir yükümlülük mü olduğunu tartışmaktan öte, bu konuda sahih ve dengeli ölçülere nasıl ulaşılabileceğini ortaya koymaktır.
Şüphesiz ki giyim-kuşam, Allah Teâlâ’nın insanoğluna bahşettiği büyük nimetlerden biridir. Tarih boyunca insan, avret yerlerinin açık olmasından haya etmiş ve bu sebeple örtünme ihtiyacı duymuştur. Bu, insan fıtratına yerleştirilmiş doğal bir duygudur. Bununla birlikte dinimiz de bu örtünme ihtiyacını desteklemiş; kişiyi harama sürükleyebilecek, karşı cinsi tahrik eden ve şehevî duyguları harekete geçiren giysileri ise açıkça yasaklamıştır.
Nitekim Yüce Rabbimiz bu gerçeği şu ayet-i kerimede açıkça beyan buyurur:
Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu(giysiler), Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik)” (A’râf, 7/26)
Günümüz insanı, ne yazık ki İslâmî giyim anlayışını çoğu zaman doğru şekilde kavrayamamakta, özellikle de bol, örtücü ve avret yerlerini belli etmeyen kıyafetlerin gerekliliğini içselleştirmekte zorlanmaktadır. Modern anlayışta giysi, çoğu zaman yalnızca bir “dış kaporta” olarak algılanmakta; şıklık, cazibe ve estetik görünüm ön plana çıkarılmaktadır. Bu yaklaşımda kıyafet, bireyin sosyal statüsünü, kişisel beğenisini ve modaya olan ilgisini yansıtan bir vitrin hâline dönüşmektedir.
Bu yaklaşım doğrultusunda bazı kimseler, giyimi yalnızca örf ve yöresel tercihlere dayalı bir unsur olarak görüp, sünnet olarak değerlendirilebilecek kıyafet biçimlerinin olmadığını iddia etmektedirler. Hâlbuki İslâmî bakış açısına göre giyim, bir kimsenin ruhî ve manevî duruşunun, dış görünüşe nasıl yansıdığını gösteren önemli bir göstergedir. Giysi sadece estetik bir unsur değil; kişinin inancını, aidiyetini ve şahsiyetini dış dünyaya ilan eden bir nişandır.
Kaldı ki, Peygamber Efendimiz ﷺ’in giydiği kıyafetleri, yalnızca ona benzemek ve onun yolunu izlemek niyetiyle giymek, bizzat sünnet kabul edilmiştir. Nitekim bir Müslümanın, giyim-kuşam da dâhil olmak üzere her yönüyle Allah Rasûlü ﷺ’ü kendisine model edinmesi gerekir. Zira O, hem içsel hem de dışsal boyutuyla insanlığa en kamil örnektir. Onun hayatı, bir mümin için yalnızca bir tarih değil; yaşanması gereken bir örnekliktir. Bu bağlamda giyim, yalnızca kişisel bir tercih değil, aynı zamanda şer’î bir duruşun göstergesidir.
İşte bu sebeple Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:
“Andolsun ki, sizin için –Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çokça anan kimseler için– Allah’ın Rasûlü’nde (takip edeceğiniz) pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21)
Bu ayet, sadece ibadetlerde değil; yeme içmeden giyim-kuşama, oturup kalkmaktan sosyal ilişkilere kadar hayatın her alanında Peygamber Efendimiz ﷺ’in örnek alınması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Mümin, Allah Rasûlü’nü sadece namaz kılarken değil, giyinirken de örnek almalıdır. Zira O’nun her hâli, her tercihi ümmeti için bir rehberdir. Giyim-kuşam da bu örnekliğin ayrılmaz bir parçasıdır.
İslâm, insanın iç dünyası kadar dış görünümüne de şekil verir. Bu bütünlük içinde müslüman, hem içiyle hem de dışıyla Peygamber Efendimiz ﷺ’e benzemeye gayret etmelidir. Bu ayet-i kerime de bize bu bütüncül yaklaşımı göstermekte ve O’nu her yönüyle örnek almamız gerektiğini vurgulamaktadır.
Kaldı ki, günümüz dünyasında neredeyse herkes bir idol edinip onun saç stilini, giyiniş tarzını, yürüyüşünü ve konuşmasını taklit ederken, biz müslümanlar için Allah Teâlâ’nın rızasına vesile olacak en büyük örnek Peygamber Efendimiz ﷺ’dir. O hâlde, O’nun şekliyle şekillenmeye çalışmak kadar tabii ne olabilir?
Ne var ki bazı kimseler, kendi ihmallerini ve eksikliklerini perdelemek için şu klişeye sığınıyorlar: “Cübbe giymekle iş bitmiyor, sarık sarmakla iş bitmiyor, çarşaf giymekle iş bitmiyor…” Sanki bu kıyafetleri tercih edenler, tüm dinî sorumluluklarını yalnızca bunlarla yerine getirdiklerini savunuyormuş da, onların bu ‘eksikliğini’ yüzlerine vurmak kendilerine bir görevmiş gibi davranıyorlar. Hâlbuki asıl mesele bu değildir.
Asıl sorulması gereken şudur: “Peygamber Efendimiz’e benzemekle iş bitmiyor da, kâfirlere benzemekle iş bitiyor mu?” Bu gibi sözler çoğu zaman bir nasihatten çok, dini nişanlar ve onların taşıdığı mânaya yönelik bir rahatsızlığın ifadesidir.
Unutmamak gerekir ki, bir müminin niyeti esastır. Eğer bir kişi sırf Peygamber Efendimiz’e ﷺ benzemek maksadıyla bir kıyafeti tercih ediyorsa, bu yöneliş dahi başlı başına bir ibadettir ve ihlâslı bir kalbin işaretidir.
Okuyanların affına sığınarak ifade edelim ki;
Otururken ya da yürürken edep yerlerinin hangi tarafa yuvalandığı açıkça belli olan; özellikle rükû ve secde anlarında beden hatları belirginleşerek çirkin bir manzara sergileyen bir kimsenin hâli, İslâmî ölçüler açısından gerçekten üzücüdür. Hiç olmazsa bu konuda konuşmaktan bir miktar utanması, imanın bir gereğidir.
Zira “Hayâ imandandır.”
Bu sebeple, böyle hassas konularda en azından vakarlı bir suskunluk, belki de kalpte kalan imanın bir yansıması olurdu. Bu hem edebe hem hayâya daha uygun düşerdi.
Şimdi gelelim asıl konumuza: Sakal, cübbe, sarık ve şalvar gibi, dış görünüşte Müslüman kimliğini yansıtan nişaneler acaba şer‘î mi, yoksa sadece örfî mi?
Bu soruya sağlıklı bir cevap verebilmek için, her birinin dinî bağlamdaki yerini, sünnetle olan bağını ve İslam tarihindeki uygulamalarını dikkatle değerlendirmek gerekir. Zira her örfî uygulama, şer‘î değerden uzak değildir; her şer‘î uygulama da örften bağımsız doğmamıştır. Şer’î ve örfî arasındaki bu ince çizgiye dikkat edilmesi gerekir.
İslam âlimleri, Efendimiz ﷺ’in hayat tarzına dair uygulamaları genelde üç başlık altında incelemişlerdir:
- Hâssa-i Nübüvvet (Peygamberliğe özgü davranışlar)
Adât (Peygamberimizin şahsî tercih ve alışkanlıkları)
Tebliğ ve Dinî hüküm içeren fiiller
Bu çerçevede sarık, cübbe, sakal, şalvar gibi unsurların bazısı adât kısmına, bazısı ise dinî bir sembol veya sünnet olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu, onların tümüyle örfî olduğu anlamına gelmez. Çünkü bir davranışın sünnet sayılması için illa ki dinî hüküm taşıması gerekmez; Peygamber Efendimiz’in ﷺ ümmetine rehberlik kastıyla bu kıyafetleri bizzat giymesi, yaşatması ve teşvik etmesi de sünnet sayılması için kâfidir.
Nitekim Peygamber Efendimiz ﷺ, yaşadığı toplumun örfünde yer alan bazı uygulamaları ibkâ (devam ettirme), bazılarını iptâl (kaldırma), bazılarını ise ıslâh (düzeltme) yolunu izleyerek değerlendirmiştir. Bu yöntem, kılık kıyafet gibi dışa yansıyan uygulamalarda da geçerliliğini korumuştur.
Mesela sarık ve sakal, o dönemde Arap toplumunda yaygın olan birer örfî unsur olmasına rağmen, Peygamber Efendimiz ﷺ bunları yalnızca kültürel bir tercih olarak değil, ümmetine rehberlik ve kimlik kazandırma maksadıyla benimsemiş, bizzat uygulamış ve teşvik etmiştir. Bu yönüyle söz konusu uygulamalar, zamanla dinî bir muhtevâ kazanarak İslâm medeniyetinde köklü bir yer edinmiştir.
Mesela:
- Sakal hakkında, doğrudan Resûlullah ﷺ’in emriyle sabittir. “Müşriklere muhalefet edin, bıyıkları kısaltın, sakalları bırakın.” (Buhârî, Libâs 63) hadisiyle sakal, sadece örfî bir unsur olmaktan çıkmış; dinî bir kimlik ve şer‘î bir emir hâline gelmiştir.
Sarık ve takke hakkında, Peygamber Efendimiz’in sürekli tercih ettiği, hatta savaşlarda bile üzerinde taşıdığı baş giysileridir. Bu tercih, sadece kişisel bir giyim şekli değil, ümmetine yönelik bir teşvik ve sünnet örneğidir:
“Resûlullah ﷺ başında siyah bir sarık olduğu hâlde halka hutbe okudu.” (Müslim, Hac 452–453)
İbn Ömer (ra) anlatıyor: “Resûlullah ﷺ sarık sardığında ucunu iki omuzu arasına sarkıtırdı.” (Tirmizî, Libâs 12, 1736)
“Bizimle müşrikler arasındaki fark, takkelerimizin üzerindeki sarıklardır.” (Ebû Dâvûd, Libâs 23; Tirmizî, Libâs 1896)
“Ümmetim, takkeleri üzerine sarık sardığı sürece fıtrat üzere kalmaya devam edecektir.” (Deylemî, Kenzü’l-‘Ummâl, 15/306)
“Hiç şüphe yok ki Allah Teâlâ bu ümmete sarık ve sancaklarla ikramda bulunmuştur.” (İbn Vaddâh, Kenzü’l-‘Ummâl, 15/30)
Sarığın faziletine dair zayıf isnadlarla da olsa aktarılan birçok rivayet, Hadis Usûlü açısından en azından “hasen” derecesine ulaşmakta; bu yönüyle de cumhûr [çoğunluk âlimler] nezdinde fıkhî delil olmaya elverişli sayılmaktadır. Hatta bu rivayetlerin hasen derecesine ulaşmadığı ve zayıf kaldığı kabul edilse bile, ehil ilim sahipleri bilirler ki bu durum, amel edilmeye engel teşkil etmez.
Bazı kimselerin, “Sarığın İslam’la, dinle bir ilgisi yoktur” şeklindeki iddiaları ise, eğer buradaki “İslam” ve “din”den maksat Allah Teâlâ’nın gönderdiği hak din ise, sarık; Resûlullah ﷺ’in bizzat giydiği ve giydirdiği bir sünnet olarak İslam’da elbette yer bulur. Bu, yalnızca sahih, hasen ve hatta zayıf çok sayıda rivayetle sabit değil; aynı zamanda ümmetin tarih boyunca sürdürdüğü amelî icmâ ile de teyit edilmiştir.
Yok eğer bu sözlerle kastedilen, Allah ve Resûlü’nün belirlemediği, kendi hevâ ve ölçülerince çizilmiş modern bir “din” anlayışı ise, elbette sarık o yapının içinde yer almaz. Fakat bu tür bir dinin, müminlerin bağlı olduğu hak din ile hiçbir ilgisi yoktur. Kim hangi anlayışı tercih ederse etsin, bu onun bileceği iştir. Ancak, lütfen müminlerin inanç ve değerlerinden ellerinizi çekin!
Bu, en azından bir edep ve saygı gereğidir. Herkes inanç ve yaşam tarzında özgürdür; fakat bu özgürlük, başkalarının kutsal değerlerine müdahale etmeyi meşrulaştırmaz. Müminlerin, peygamberlerine duyduğu sevgi ve bağlılıkla şekillenen hayat tarzlarına saygı göstermek, toplumsal barış ve hoşgörünün temelidir.
- Cübbe ve Şalvar Hakkında, Bir gün Rasûlullah (ﷺ), yünden yapılmış, kolları dar bir Rûmî cübbe ile yanımıza çıktı ve bu cübbe ile bizlere namaz kıldırdı. (Tirmizî)
Yine Abdullah b. Mes’ûd (ra)’dan rivayetle, Rasûlullah (ﷺ) şöyle buyurdu:
“Rabbi kendisiyle konuştuğu gün, Mûsâ’nın üzerinde yün elbise, yünden bir külah, yün cübbe ve yünden bir şalvar vardı. Ayakkabıları ise bir eşeğin derisindendi.” (Hakim, Müstedrek)
Bu hadis-i şeriften de açıkça anlaşılacağı üzere, sarık ve cübbe gibi zahiri sünnetleri “İslâm nişanı değil, Arap adeti” diyerek bir kenara atanlara, Mûsâ Aleyhisselâm’ın takkeli ve cübbeli olduğu hatırlatılmaktadır. Unutulmamalıdır ki, Mûsâ Aleyhisselâm Arap değil, İsrailoğullarına gönderilmiş bir peygamberdir.
Tefsir-i Kebîr’de ise Bedir Savaşı’na yardıma gelen “alâmetli” melekler hakkında şu şekilde buyrulmaktadır:
“Hazreti Peygamber (ﷺ), Bedir günü: ‘Kendinizi alâmetlendirin; çünkü melekler de kendilerini alâmetlendirdiler’ buyurdu. İbn Abbas (ra) der ki: ‘Melekler, kendilerini sarı sarıklar sararak alâmetlendirmişler ve atlarını da nişanlamışlardı. Onlar, alın ve kuyruklarına beyaz yünler takılmış alaca atlar üzerinde idiler.”
Bütün bu rivayetlerden anlıyoruz ki, bazı uygulamalar yalnızca âdet veya kültür meselesi değildir. Bunlar, Allah Teâlâ’nın hoşnutluğuna vesile olan, sevdiği alâmetlerdir. Yani, sarık, cübbe ve benzeri kıyafetler sadece bölgesel bir kıyafet biçimi ya da örfî bir gelenek değil, İslâmî bir değer ve dinî bir semboldür.
- Çarşaf Hakkında, Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz ﷺ’e şöyle buyurur: “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’min kadınlara söyle: Dışarı çıkarken üzerlerine cilbablarını (vücutlarını örten dış giysilerini) alsınlar. Bu, onların tanınıp incitilmemeleri için en uygunudur.” (Ahzâb, 59)
Şayet, “Bu âyet-i kerimede çarşaftan değil, cilbabdan bahsediliyor.” denilirse, şöyle cevap veririz: Evet, âyette geçen “celâbîb” kelimesi, “cilbab”ın çoğuludur. Cilbab ise Türkçede çarşaf anlamında kullanılır.
“Kur’an’da çarşaf geçmiyor.” diyenler, eğer kelime olarak doğrudan “çarşaf” kelimesini kastediyorlarsa, bu doğrudur. Zira “çarşaf”, Farsça kökenli bir kelime olup Türkçemizde kullanılır. Oysa Kur’an, Arapça indirilmiştir. Aynı mantıkla bakarsak, Kur’an’da “namaz” ve “oruç” kelimeleri de geçmez; bunların karşılığı “salât” ve “savm”tır.
Kur’an’daki “cilbab” kelimesi, aslında kadınların vücut hatlarını gizleyip, kötü niyetli gözlerden koruyacak şekilde giyinmeleri gerektiğini ifade eder. Kısacası, bu tür kıyafetler, kadınları iffetli ve saygın bir şekilde dış dünyaya sunan elbiselerdir. Ayette de belirtildiği gibi, “Bu cilbabı giydiğiniz takdirde, tanınıp rahatsız edilmezsiniz.”
Elbette, bazı kötü niyetli kişiler her zaman rahatsızlık vermek isteyebilirler. Ancak, İslâm’ın öngördüğü kıyafet, bir kadının saygınlık ve haysiyetini koruyacak, ona bakacak olanların kalbini kirletmeyecek bir örttür.
Unutulmamalıdır ki, tesettürün özünde, namahreme bakmamaya ve bakılmamaya dikkat etmek vardır. Bir kadının tesettürlü kıyafeti, aslında “Bana bakma!” diyebilmesidir. Ancak moda, tıpkı teberrüc gibi, “Bana bak!” demenin ta kendisidir. Tesettürün hedefi, kadınları ve erkekleri fitneden uzak tutmakken, moda bu sınırları zorlayarak dikkat çekmeyi amaçlar.
Hâsılı kelâm:
Bu saydığımız unsurları örfî olarak kabul etsek bile, şu soru karşımıza çıkar: “Kimin örfü?” Verilecek cevap burada oldukça belirleyici olacaktır. Biz Müslümanlar olarak, Sevgili Peygamberimiz ﷺ’e gücümüz yettiğince tâbi olmalı, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmaya, O’nun âdetleriyle şekillenmeye gayret etmeliyiz.
Nitekim İmâm-ı Rabbânî Hazretleri 114. Mektubunda şöyle buyurur:
“Fazîlet, O’nun sünnetine tâbi olmaya; meziyet ise, O’nun şeriatını yaşamaya bağlıdır. Meselâ, sadece O’na ittibâ niyetiyle yapılan bir öğle uykusu (kaylûle), yine aynı niyet olmadan geçirilen binlerce ibadet dolu geceden daha faziletlidir.” Yani aslı olan, Resûlullah ﷺ’in sünnetine, O’na benzemek ve O’na tâbi olmak maksadıyla yaşamaktır.
Bununla birlikte, gayrimüslimlerin giyim tarzlarını, yani modayı taklit etmekten kaçınmak gerekir. Çünkü dinimizde, kâfirlere veya fâsıklara benzeme ve onların nefsânî yaşam tarzlarını örnek alma yasağı bulunmaktadır.
Unutulmamalıdır ki, böyle bir taklit, zamanla iman zafiyetine, fikrî ve ahlâkî yozlaşmaya yol açar. Başlangıçta sadece bir şekil olarak başlayan benzeşme, zamanla zihniyetin ve kalbin de onlara kaymasına sebep olabilir. İşte bu yüzden Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyurmuştur: “Kim bir topluma benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4031)
Son Söz ve Dua:
Rabbimiz, bizleri Sevgili Peygamberimiz ﷺ’in izinden ayrılmayan, O’nun sünnetine muhabbetle bağlanan kullarından eylesin. Zâhire önem veren, bâtını da ihmal etmeyen, hem giyimiyle hem duruşuyla ümmete örnek olabilen müminlerden kılsın.
Kalplerimizi hakikate açık, basîretimizi diri, niyetlerimizi hâlis eylesin. Özellikle bu fitne çağında, modaya değil, Resûlullah’a ﷺ benzemenin izzet olduğunu idrak eden kullarından eylesin. Âmin.
Ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.
Abdulhakim Nalkıran
2.Zilhicce.1446/29.Mayıs.2025/Perşembe
Yorum Yapılmamış