FRANSA YILLARI
Fransadan geldik ailece dönüş yaptık, temelli. Babam kağıtlarını öldürdü yani bir daha dönme imkanımız yoktu. Bütün dost ve sevenleri karşı çıktı rica ettiler nasihat ettiler yapma Yahya hoca pişman olursun dediler Türkiyede umduğunu bulabilecek misin bilmiyorsun oraları sandığın gibi değil altı tane çocuğun var ne iş yapacaksın nasıl geçineceksin onların geleceklerini riske sokma” falan dediler.. babam dinlemedi. Onlar gibi düşünmüyordu asıl fransada kalırlarsa o zaman istikballeri tehlikeye girer diyordu. Ben çocuklarımı islam vatanında dindar çevrelerde okutacağım hafız yapacağım diyordu. Yapacağı işe gelince: Kardeşi Yusuf ile kayınbiraderi Kadir su tesisat dükkanı açmışlar onların yanına ortak girecekti. Hazır kurulu iş..
Sene 1987 haziran ayı Fransanın vesoulle (vezul) iline bağlı Hericourt (erikur diye okunur) ilçesi Z.U.P.P mahallesindeki evimizden bütün eşyamızı yükledik taşınıyoruz, yani türkiyeye temelli dönüyoruz. O hafta cuma günü babam Saushoux (soşo) daki türk mescidinde kılınan cuma namazı akabinde söz aldı ve cemaatten helallik diledi. Cami kaplancıların kontrolünde, babam o zamanlar daha ziyade o cemaate yakın duruyor.
Eşyalar araca yüklenirken çevrede tanıdık Türkler özellikle Nadir amcalar da hazır bulundular. Sıra sandalyeleri yüklemeye geldiğinde Nadir amca müdahale etti ve babamın elinden çekti onları da bana ver dedi. Babam ben bunları yeni tamir ettim ya dediyse de aldı. Krom ayaklı dört tane sandalye. Annemin eski çamaşır makinesini birine, mutfak dolabını başka bir türke verdik salondaki eskimiş koltuk takımımız dahil hiç bir eşyamız çöpe gitmedi. Mutfak dolabını Gökmenler aldı hatta nasıl kurulacağını tarif etmek üzere evlerine ben de gittim. Babası iki frank olsun bahşiş verir sandım ama heyhat, eli boş döndüm. Bir yıl önce Adil amcalar da temelli dönüş yapmışlardı biz onun gibi yapmadık dairenin ampul priz gibi demirbaşlarını hatta sigorta kutusunu filan söküp götürmedik, babam hiç bir zaman kul hakkına girmeye tenezzül etmedi.
Bir daha oralara gidememek bir daha Sofyeni Raşidi nabili Paskalı İsmaili Bünyamini görememek te olsa türkiye’ye gitme fikri hepimiz için çok cazip ve heyecan verici idi. Annem hariç, o pek istekli değildi ve akibetimiz hakkında endişe doluydu, babamın başarılı bir iş tutturacağından emin değildi. hatta evde bu konuyu babamla tartıştıklarını hatırlıyorum. Ben ise çok memnundum bu karardan. Aslında Fransa da bir arkadaş çevrem sevdiğim insanlar vardı ama Türkiye benim için her zaman feyz ve mutluluk kaynağımdı. Türkiye^ye gidiş vakti sevinçtem uçar adeta aklım başımdan giderdi. Çocukluğun getirdiği sorumsuzluk ve o ana kadar Türkiyenin bizim için tatil ve eğlenme demek olmasının bu hissiyat içinde olmamda elbette etkilidir.
Babam bizi taşıyacak minibüsü tutmuş, 15’lik pejo 9. Kiralama ücreti sekiz bin frank. Yaklaşık üç bin mark yani üç bin liraya tekabül ediyor. Aslında öyle bir minibüsü satın almış olsa fiyatı o kadar. Babamın dünyalık ticareti noktasındaki talihsizliği burada da devreye girdi ve o kadar parayı minibüs kirasına verdi. Bir buzdolabı bir çamaşır makinesi (yenisinden hem de annemin çok istediği üstten kapaklılardan) ve bir derin dondurucu bir fırınlı ocak (eski) ve dikiş makinesi (iki tane), halılar ve yorgan döşekler vs temel eşyalarımız bunlar.. Hepsini ustalıkla yerleştirdiler yetmedi bir de yukarıya bagaj yapıldı en üste de bizim bisikletlerimiz kondu ikisi bana ait biri kros diğeri yarış bisikleti. Son vedalar yapıldı ve besmeleyle duayla yola çıkıldı. Yolda minibüsün hararetten zorunlu mola vermesi ve yol kenarında bekleme yapması dışında aksilik çıkmadı. Sağ salim Sarıkayadaki evimize vardık. Ancak şoför burada bir huysuzluk çıkardı ve Türkiyeye girişten sonra Sarıkaya bin km imiş yok çok uzakmış diyerek iki bin frank ilave ücret istedi.. aman hakkı kalmasın düşüncesiyle babam onu da verdi ve bu yolculuk bize on bin franka mal oldu. Babamın Fransadaki işyeri Pejodan aldığı maaşın iki katı.
Her sene yıllık izinde Türkiyeye geldiğimiz için biz ailecek yolculuğa alışığız. Annemden başkasını yol tutmaz hamdolsun. Annem ise eskiden beri yola dayanamazmış ve bir bağışklık yapsın için köyde zamanında bir kaşık benzin içirmişler. Fayda sağlamış ama yine de çok rahat sayılmaz. Evet bazen kendi aracımızla bazen bir dostun minibüsünde iki aile şeklinde ama istisnasız her sene yaz tatilinde Türkiyeye geldik. İki aile bir araçta fikri maaliyeti düşürmek yani tasarruf içindir. Babam başkaları gibi üç beş kuruş fazla biriktirmek için Türkiye tatilinden feragat edecek kişi değildir. Onun kendine has bir tevekkül anlayışı vardır. Ancak bu, o hiç tasarruf tedbirlerine sarılmaz demek değil. İşte bir defa hükümet Hasan ile, başka bir sene İsmail amcalarla aynı minibüste türkiyeye gelmemiz tatili daha ucuza mal etmek içindi.
Özel araçla uzun yola gitmenin bir çok tehlikesi ve bazı sıkıntıları var. Birinci tehlike trafik kazaları. Nice tanıdıklarımız bu yollarda can verdiler, bazen kaza gözlerimizin önünde oldu. Karşı yönden hatalı sollama yaparak gelen araca çarpmamak için dağ yolunda kendini uçuruma salan araç gördük.. uzun süre tesirinden çıkamadık.. Her molada gördüğümüz bazen biz onu, bazen o bizi sollayıp geçtiği için yolculukta nispeten tanışık olduğumuz aracın ilerde pert olmuş kazalı halini görmemiz gibi.. yan yatmış tırlar, tır altına girmiş ezilmiş araçlar ve bunlar içinde ölen sakat kalan insanlar.. Yol boyu zihnimizi kalbimizi meşgul eden bir konudur kazalar. yorumlar yapılır, hayıflanmalar acımalar sitemler keşkeler sığınmalar ve eski tecrübelerin anlatımı uzun yol yolcularının halidir.
Bu uzun yolculukların zihinden kazınmayan bazı hatıraları vardır. İsmail amcalarla bir minibüs içinde izine geldiğimizde Edirnede mola verdik yol kenarında bekliyoruz. Annem ve babam çıktılar bazı şeyler almaya gittiler biz hepimiz arabada bekliyoruz İsmail amca da çıkmış, kapının önünden geçen çingenelerin haddi hesabı yok. Bunların çoğu dilenci bazıları da satıcı güya.. sırayla tüm arabaların camına gelerek dileniyorlar yalvarıyorlar.. mısır satan birinden elimdeki tek lirayla bir mısır aldım Fatma yenge diğer camın önünde bize bakıyordu, çingene kız dedi ki annenede bir mısırcık alı versene.. o an ne diyeceğimi bilemedim, “o annem değil” de diyemedim “param yok” da diyemedim öyle kalakaldım. Sonra bir çingene çocuğun elinde bir tomar çorapla bir köşede diğer çocuklarla buluştuğunu gördüm birer tane dağıttı ve çorapları hemen orada giyindiler.. aklıma gelen şey her halde çaldı oldu. Bu bakımdan Edirne demek benim için çingene şehri demekti.. nereye baksam çingene görüyordum..
Bu bahsini iznin dönüşünde minibüsü tıka basa doldurdu bizimkiler.. her türlü erzak ve tedarik Türkiyeden alındı fransada tüketmek üzere götürülüyor. Dolayısıyla arabada koltuklarda yer yok. Koltuğun birinde bir çuval bulgur var benim yerim o bulgur çuvalının üstü.. Ben o yaşlarda henüz altımı ıslatırdım. Dört gün süren yol.. devamlı uyuyup uyanıyoruz. Bir uyandığımda altımı ıslattığımı farkettim. Bulguru kirletmiştim. Bir mola için durduğumuzda üzerimin ıslak olmasıyla bu fark edildi bu çuval İsmail amcalara aitti.. aldılar çuvalı indirdiler araçtan oracıkta bir yere attılar.. bir çuval bulguru berbad etmiştim. Tamam sözleriyle yüzüme kızmadılar ama hareketlerinden bakışlarından homurtulardan kahır ve gazaplarını anlıyordum. Annem Babam ise Allah razı olsun bir kelime etmediler.. Bu alt ıslatma işi benim psikolojimi bir haylı etkiliyordu, başkalarına nefret vermem ise hepten kendimi yermeme, içime kapanmama sebep oluyordu.
Bu altını ıslatma hastalığı benim kaderimdi. Bu konuda ailede tektim. Tedavi etmek babamların aklına gelmiyordu. Onlara göre bu kalıtsal bir yazgıydı filan amcam, filan halam, filan dayım da altını ıslatırmış ..tı bu da onlara çekmişti dolayısıyla bu kaderi kendi bırakana dek birlikte çekecektik.
Herikurdaki evimizdeyiz, misafirlerimiz geldi yine ismail amcalar izine beraber gittiğimiz ve ben bulgurlarını kirlettiğim akrabalarımız.. beraberinde Almanyadan bir aile daha var bizim köyden akrabalar.. bizim evi geziyorlar, evimiz gerçekten büyük ve kullanışlı özellikle almanyadan gelen için gezmeye değer, bir ara fısıltılarını duydum Almanyadan gelen kişi İsmail amcanın hanımına diyordu ki “bu ev bende olacak var ya bak saray gibi döşerdim!” yani annemin tarzını beğenmiyor, evin döşenişini küçümsüyor ! Aynı gün Cemalettin Almanyalının kızıyla beraber onlar da evimizi dolaşıyorlar. Benim odama geldiklerinde kıza dedi ki bu oğlan var ya altını ıslatıyor, aha yatağı da bu.. işte o an çok mahcup oldum, sırrımın böylesi ağza alınması özellikle yabancı bir misafirime ifşa edilmesi beni incitti, kalbimde iz yaptı. Cemalettinle çok defa kavga etmiştim pek anlaştığım söylenemezdi ama artık ondan nefret etmeye başladım.
O Cemalettin ki bir defa epinale (88) ailece onları ziyarete gittiğimizde abimle kafa oldular çarşıya gezmeye çıktılar, cemalettin sadece benden bir yaş büyük yani emsalim. Beni dışlıyor, aralarına almak istemiyor bizimle gelmeyeceksin diye ısrar ediyor, abim de ona uydu sesini çıkarmıyor o da “gelsin nolacak ki demiyor”. Ben de inat ettim düştüm peşlerine gittikleri yere arkalarından gidiyorum. Bu bazen geriye bakınıyor gelip gelmediğimi kontrol ediyor.. sonunda abime dedi “ben onu nasıl ekeceğimizi biliyorum koş ilyas..” ve başladılar hızlıca koşmaya şehrin çarşısındayız ve sokaklara dalıyorlar izlerini kaybettirmeye çalışıyorlar. Beni ise bir korku aldı tanımadığım bilmediğim yerler ve yaşım belki on bile değil. Korktum ve yüksek sesle ağlamaya başladım hem ağlıyorum hem koşuyorum onları gözden kaybetmemeye çalışıyorum aabii diye bağırıyorum bilmediğim bir şehirde kaybolmaktan korkuyorum. Korkum panik derecesinde, dehşete kapıldım ailemi bir daha bulamamak düşüncesi beynime vurdu o heyecanla cadde sokak arkalarından var gücümle koşuyorum.. sonunda abim insafa geldi ve kaçmaktan vaz geçti hatasını anlamıştı döndü beni kucakladı gönlümü almaya çalıştı ama hayır o kadar kırıldım ki o an onu affedemedim ve özrünü kabul etmedim. O gün gerçekten kaybolsam evlerini bulamazdım. Polise teslim etseler anlatamazdım adres tarif edemezdim, arayıp beni bulmalarından başka imkan yoktu.. Allah korudu. O hadiseyi hatırladıkça etkisine girerim o an ki ruh halimi bir daha yaşarım ve Cemalettine nefretimi yenilerim.
Bu aile ziyaretleri gurbette yaşayan Türklerin en büyük tesellileri en keyifli faaliyetleridir. Orada akrabaların, aile dostlarının kıymeti bir başkadır. Hele de aynı kafadan olursa. Hafta sonları bu açıdan çok önemlidir. Ya birine gidersiniz ya da dört gözle evin kapısının çalmasını beklersiniz. Aynı beldede ki akrabalara dostlara da gidilir, yirmi otuz km uzaklıkta olanlar da uzak sayılmaz, gidilir. İsmail amcaların yeri ise bir hayli uzak. çok özel bir programla ancak gidebiliyoruz ve senede bir defa belki.. bir de onlar gelir eder iki.. İsmail amca babamın arkadaşı ve akrabası Fransaya beraber gitmişler aynı yerde birlikte çalışmışlar sonra yolları ayrılmış.. bu gel gitlerde üst komşumuz Rifat amca da İsmail amcayla ahbab oldu.
Bir keresinde Epinale İsmail amcalara gideceğiz Rifat amcalar da hesapta var artık beraber. İki araba masraf olur düşüncesiyle Rifat amcanın steyşın tipi arabasına doluştuk ve yola çıktık.. giderken giderken ne oldu bilmiyorum yol kenarında durduk arıza yapmıştı sanki.. şehir sınırını henüz çıkmışız çok uzakta değiliz. Sonra babamın arabayı alıp getirmesi söz konusu oldu ve geri dönmek kimsenin aklına gelmiyor Fransada geçerli yönteme başvurdu babam, hemen otostop yapmaya başladı. Uzun sakalı sarığı şalvarı cübbesiyle babam gelen arabalara çok normal bir şeymiş gibi el kaldırıyor, bir Fransızın arabasında evine dönmeye çalışıyordu. Hayretle izledim aceba biri duracak mıydı babamı arbalarına alacaklar mıydı !?.. üç araba durmadan geçtiyse dördüncüsü durdu ve babam bindi gitti. Bir saate kalmadı bizim arabayla geldi bindik ve iki araba biri önde diğeri arkada yola revan olduk..
Şimdi Epinaldeyiz okullar açık, demekki tatil vakti değil herkes okula gitti cemalettin de.. ben eve yakın bir oyun parkında oynuyorum. Orta yaşlarda fransız bir kadın yanıma geldi sen neden bu saatte okulda değilsin diye sordu bende burada oturmuyorum misafirliğe geldik dedim kime geldiğimizi sordu söyledim, tamam dedi ve gitti. Yani gavurlar okul saatinde sokakta oynayan çocuğa karşı dahi kayıtsız değiller..
Fransada şehirler arası yolculuk tren iledir. Buradaki gibi otobüs minibüs kültürü yok orada. Tren de her yere olmadığı için otostop kültürü gelişmiş. Yollarda otostop çeken insanlar görmek her zaman mümkündür. Biz de özel vakitlerde bazen cumalarda yan il ve ilçelerde bulunan mescitlere gitmek için babamla trene binerdik. Bir defasında kondüktör dedikleri adam geldi bizim ücreti istedi. Babamın parası üçümüz için yetişmedi belki babam çocuklar için tam ücret vermek istemiyordu.. adam ısrar etti başımızda dikildi babam yok işte dedi.. herifin kafasında polislerinkine benzer kasketi ve kostümüyle polise benziyordu öyle ciddi ciddi ver para ver para diye ısrar etmesi beni endişelendiriyordu, ya babamı alıp götürürülerse diye oturduğum yerde korkmuştum.
Babamla cuma namazı için daha çok sochaux (soşo) da bulunan bir mescide giderdik. Babamın çalıştığı pejo fabrikasının hemen yan tarafında.. Kaplancıların mescididir bu. Eski bir süpermarkettn bozma, Türkler kiralamışler.. önünde büyükçe bir oto park alanı olan geniş bir mescit. İçinde kantin bölümü var orada Türkiyeden gelen ürünler satılıyor kuru gıda ve çerez kabilinden.. daha çok fındık aldığımızı hatırlıyorum. Sonra et bölümü de kuruldu hatta sucuk makinesi de getirmişler bağırsaklara sucuğun nasıl basıldığını ilk defa orada görmüştüm. Cuma günleri mescit ağzına kadar dolardı genelde gelenler Türktür. Orada camiler ayrıdır Türklerin camisi Arapların camisi.. hatta cemaatlerin ki bile ayrıdır Erbakancıların camisi Diyanetin camisi Kaplancıların camisi Kurtçuların camisi gibi isimler alırlar. Babam o zamanlar için Kaplancı sayılabilir. Daha çok oraya gidiyoruz çünkü ancak birkaç defa Milli Görüşçülerin camisine de gittiğimizi hatırlıyorum. Nitekim eve gelen gazete de Milli Gazetedir. Yıllar yılı babam abone olmuş mütemadiyen gelir o kadar birikir ki nereye koyacağımız bilmez oluruz. bir kere babamla gazeteleri çuvallara doldurmuş dağa götürüp yakarak imha etmiştik. Aslında babamın hem Milli Görüşe hem Kaplancılara yakın olması bir çelişkidir. Çünkü bu iki cemaat siyasi noktada tam olarak birbirlerine zıttır. Milli Görüş siyaset üzerinden islama hizmet dava eder Kaplancılık ise siyaset yapmanın oy vermenin küfür olduğunu iddia eder.. Babam engin kalbiyle geniş ufkuyla bu iki görüşü içinde meczedebiliyor tarafların kavgasıyla ilgilenmeden sadece hizmet taraflarını görebiliyordu..
Bir defasında Cemalettin Kaplan fransaya gelmiş babam bizden kimseyi almadan bazı arkadaşlarıyla gitti oraya. Ancak bir şekilde oraya gittiğini duyduk. O gün bilerek midir tesadüf müdür bilmiyorum Erbakancılardan babamın arkadaşı Ramazan Tüysüz geldi babamı sordu biz binanın önünde dışarıda oynuyorduk dedik “babam cemalettin kaplanın konferansına gitti.” Bozuldu ve sitemler ederek sürdü arabasını gitti. Bu Tüysüz babamın en yakın arkadaşlarından biridir. Devamlı muhatap olduğumuz ailece birbirimize gidip geldiğimiz biri. Bir defa büyük oğlu muratla soşodaki camiye gitmişiz. Birlikte para kattık marketten çukalata kaplı gofret aldık. Bir poşet. Çıkışta murat abi oruç olduğunu söyledi akşam yiyelim dedi. Tamam demek zorunda kaldım. Akşam olunca evlerine gittim, çocuğum işte aklım o çikolatada kalmış poşetin yarısı benimdi hakkımı istemeye gittim, kapıda dediki ‘ya ben yedim onu sen kaç para vermiştin ödeyim sana’ üzülmüştüm ama ses etmeden geri döndüm.
Bir zaman soşo camisinde hoca yoktu ve cuma namazlarını kim müsait olursa o kıldırıyordu bir keresinde de babam kıldırdı elindeki birkitaba bakarak hutbe okuması gözlerim önündedir. Sonra Sadık hoca adında Türkiyeden hoca getirdiler. Sadık hoca temiz yüzlü uzun siyah sakallı beyaz entarili sarıklı bir bir hoca. evde babamın çevresinde Sadık hocadan övgüyle bahsedilirdi. Bense hayran olmuştum ona. Çocukları var mı yok mu bilmiyordum ama içimden onun oğluna gıbta ederdim. Bunun oğlu ne şanslı bir çocuk diye düşnürdüm.
————
Sadık hoca
Babamlar bir akşam ismail abilere misafirliğe gittiler genelde gidilen yerlere hep beraber giderdik ama o akşam bizi götürmediler. Giderken kesin tembih ettiler kimseye kapıyı açmayacaksınız.. tamam. Sonra aradan bir iki saat geçti kapı çaldı aşağıdan zile basılıyordu megafonla konuştum kim o dedim aşağadaki ses ben sadık hoca baban yokmu dedi babamlar misafirliğe gittiler evde yoklar dedim dedi kime gittiler bize göster dur geliyorum dedim ve asansörü beklemeden merdivenleri koşarak indim aşağıya bir de baktım babamlar.. sesini değiştirerek beni sınamış.. sadık hocaya seviyordum ona saygım vardı o heyecanla o an bütün tembihleri unutmuş fırlamıştım.
Hocalara olan sevgimiz tabiki aileden bahusus babamdan geliyordu. Onun mukaddesata alimlere meşayıha köklü bir hürmet ve bağlılığı vardı. Arkadaşları eve misafirliğe geldiklerine dini mevzularda sohbetler ederler bizde kenarda oturur onları keyifle dinlerdik. Babamın arkadaşları da kendi gibiydi sakallı takkeli dindar vakur adamlar.. bazen nükte yaparlar edep dairesinde hep birlikte gülerler.. hoş adamlar. Babamın arkadaşlarıyla ettikleri şu ev sohbetleri kadar bir şeyden zevk aldığımı bilmiyorum. O yaşta bu meclislere bayılır hiç bitmesin isterdim.
Babamı ben bildim bileli şalvarlı cüppeli sakallı ve sarıklıdır. Ve katıldığı bir sohbet akabinde çarşaf almış eve getirdi, anneme hediye etti annem biraz düşündü giyebilirmiyim diye ve hamdolsun giydi.. yaşım belki on. Ogün bugün annemide çarşaflı bilirim. Babam kıyafetini türkiyeden faransaya vaaza gelen bir hocaya borçlu olduğunu söylüyor. Resmiyette de görevi olan bu hoca her fırsatta şalvar cüppe giydiğini söylemiş ve cemaate de tavsiye etmiş.. babam o sohbetten çok etkilenmiş ve ilk fırsatta şalvar cüppe edinerek giyinmeye başlamış. Başına birde sarık giyindi ve bu kıyafet onun bir parçası haline geldi. Biz babamızı bunun dışında bir şekilde göremdik. Babamın şahsında şalvar cüppeyi sevdik hatta annem bizlere birer cüppe dikmiş sarık yapmış mahallemizin mescidine namaza giderken cüppemizi giyer sarığımızı sarar kimseden çekinmeden namaza öylece gider gelirdik.
Mescit yan binanın alt katıydı aslında binanın ortak kullanım alanı olan bir bodrum bu. Çocuk arabaları bisiklet motorsiklet koymak için.. türkler buraları boşaltıyor temizliyor boyuyor donatıyor bir de halı serince al sana mescit. Ne karışan var ne soran.. şaşılır iştir. Bina sakinlerinden de şikayet eden olmuyor.. rifat amca son sene bizim bodrumu da mescite çevirmişti artık namazları burada kılıyorduk.. tek şikayet veya homurdanma biizm binada oturan bir sırp kafirinden geldi bu ne bee tapınacaksanız gidin kiliseye içine ederim böyle şeyin” tarzında sövmüştü.. tabi bunu onbir yaşındaki çocuğun karşısından yapabiliyor.. rifat amcaların yanında değil..
——————
Türk Mescidinde ki Muzip şeyler
Mescite namaza geliyoruz benim yaşıtım çocuklar türk arap karışık.. bir keresinde namaza esnasında fazla gülmüş olacağız ki rifat amca namazı bitince birer tokat aşketmişti yüzlerimize.. Hele teravih namazı kıldığımız bir keresinde biz çocuklar için gülmemek imkansızdı.. Teravih bitti vitiri kılıyoruz. Araplar şafi ve onlar vitirde cemaat yapmazlar aslında. Ancak bizim arap amcamız vitire başladığımızı farketmemiş olacak cemaatle namaza devam ediyor. Gele gele geldik son rekata.. merakla bekliyoruz imam konut tekbiri alınca kim şaşırıp rukuya gidecek.. bizim arap amca gitti mi rukuya.. gülmemek için fren yapıyoruz.. biz konuları okuyoruz o hala rukuda.. sonra imam ruku tekbiri alınca bu sefer amcam kıyama kalkmasın mı.. biz rukudayız o kıyamda.. adam tam tersini yapıyor.. semiallahü limen hamdieh deyince bu şimdi vardı mı secdeye artık daha tutamadık bastık kahkahayı.. yine haketmiştik şamarı erkenden kaçtık.
Bunun dışında nabil idris raşit filan arada muziplik yaramazlık yaptıkları da olurdu.. yan binanın mescidinde bir defa cemaatle namaz kılınırken Nabil (cezairli) cemaatin askıda asılı kıyafetlerini karıştırdı ve bozuk para aşırmıştı.. mescid iki bölüm, bir giriş var asıl yer ikinci kapıdan sonra.. bir defasında yine Nabil elindeki göz yaşartıcı gazı o girişe sıktı.. mescitten kim çıksa öksürüyor yüzünü gözünü ovuşturuyor bunlar kenardan izliyorlar keyifle gülüyorlar.. maalesef yabancı gençlerin hatta çocukların yaramazlıkları halkı bezdirecek boyutta.. kendi milletine böyle zarar veren kime zarar vermez…
Bomb Kremojen (göz yaşartıcı gaz)
Fransada bu gazı kullanmak epey yaygın nerdeyse herkesin cebinde bulnur bundan. Bomb kromojen derler. Kapağı yoktur ani ihtiyaçta hemen çalışsın diye.. Biraza daha yaşım küçük bu gazdan haberim yok bir defa yerde bunun tüpünü buldum bitmiş atmışlar.. boya tüpü sandım, biz boya tüplerini kırar içlerindeki bilyeyi alırdık.. biraz bastım memesine az bir fısırtı geldi sonra derken yüzüm kızarmaya gözlerim kaşınmaya başladım ne olduğunu anlamadım ama çok korktum o korkuyla tüpü attım yere ve hızlıca koşmaya başladım koşarken yüzüme vuran ruzgar beni biraz rahatlatıyor bende mütemadiyen koşuyordum.. arkadaşları gördüm olanıanlattım güldüler bana.. dediler bomb kromojen bulmuşun sen.. ve ilk tanışmam öyle olmuştu.
Bir keresinde komşumuz maraşlı seyyit, babam ona seyyip derdi, arap biriyle kavga ediyor, seyyit cebinden gazı çıkardı arab genci tehdit eidyor, oğlan uzun boyluydu uzun bacağı ile bunun eline bir tekme vurdu elindeki tüp havaya uçtu..
Avrupanın Belası Türkler
Fransada sokağın hakimleri türkler ve araplardır. Bizim mahallede de hele iki tane türk var birbirinden forslu.. biri kuma yani cuma, aslında cümey bir çingene genci, diğeri de Aptula yani Abdullah (fransızlar c yi k diye okurlar h yi ise okumazlar) Kumaya bütün mahalle gençleri hayrandır, büyüklüğünü kabul ederler.. Abdullahta artık kendini isbat etmiş yeni yeni ünlenmiş.. bir keresinde kuma pompalı bir tüfek elegeçirmiş bir çeşit sert yer bitkisi ni yerleştiriyor tüfeğe, ateş ediyor. Oğlanın birine atmış çocuk canının acısında ağlıyordu.. bende kalabalığı merak ettim o tarafa gdiyorum ‘işte bu bir türk bakın buna vuracağım ağlamayacak’ dedi.. yani aslında ağlayacak kadar acıtmıyor demek istiyor.. ve sıktı bacağıma.. o kadar acıdı ki kendimi zor tuttum.. sonra duyduk polis gelmiş tüfeği almış elinden.. iki de bir karakola giderler bunlar, girerler içeri çıkarlar..
Maraşlı genç Abdullah efe
Abdullah maraşlı 8 çocuklu bir ailenin en büyüğü seyyitin abisi. Boyu nisbeten uzun. Aynı okula gidiyoruz o en üst sınıfta bir gün tenefüste kızın biri havaya taş atmış oyun icabı ve herkes kaçışmış ve taş abdullahın kafasına düşmüş.. abdullah inletiyor ortalığı feryad ediyor kızın üzeirne yürümekistiyor mösyö valker öğretmenler içinde tek erkek öğretmen kızı müdafa ediyor koruyor… abdullah hıncını alamadı bağıra çağıra okulu terk etti.. gene geleceğem babamla geleceğim bıçakla geleceğim gibi tehditler savuruyordu.. ben gördüklerime inanamıyordum. Bir öğrencinin ulu orta okulu terketmesi bütün öğretmenelre meydan okuması herkese posta koyması bir türk olarak yüreğimi kabarttı.. okul çıkışı valker kızı aldı bizzat arabasıyla kendi götürdü.
Bundan daha müthişi şuydu bir gün binanın önünden geçiyorum baktın bir grup fransız oğlanlar hararetli bir şeyler konuşuyorlar anladığım yan mahallenin çocuklarıyla kavga etmişler ve dayak yemişler.. içlerinde stefan da var. Stefanın annesi birinci katın penceresinden bunların bu tartışmalarına katılıyor oradan bir laf verdi dedi ki aranızda birer frank toplayıp Abdullaha verseydiniz de Abdullah hepsini canına okusaydı ya! Kulaklarıma inanamadım.. Abdullahın bu kadar prestjli olduğunu bilmiyordum.. Bir türk olarak gurur duydum
Sonra Abdullahın akşamları eve gelmediğini duydum. Başka yerlerde gecelediğini ailesinin onu aradığını vesair.. o zaman Abdullaha içimden sitem ettim. Bir gün çarşıda gezerken Abdullahı gördüm o kalabalık içinde ansızın karşıma çıkınca ‘buldum onu’ diye çok sevindim boyum onun yarısı kadar..o an onu kucaklayıp evine götürmeyi ailesine teslim etmeyi çok istemiştim.. o yanımdan geçerken beni görmedi bile benim hayranlık merak ve sitem dolu bakışlarım önünden kayboldu gitti.. Abdullah benim hayran olduğum biriydi.. ama artık değil. Bir müslümanın gece evine gelmemesi demek benim gözümde felaketti. o kişi yolunu kaybetmiş demekti.
Maraşlı oğlan Seyyit
Seyyit alt komşumuz Maraşlı Mustafa abinin sekiz çocuğundan ikincisi. Abdullahın kardeşi. Babamın tabiriyle seyip. Seyyip babşı boş demekmiş. Eve barka sığmaz laf söz dinlemez biri olduğu için babam ona öyle derdi. Eleştirdiği kişillere lakap takmak babama dedemden tevarüz etmiş bir huy. Bu huydan bende de izler var. yaşar nuriye şaşar nuri, zekeriya beyaza zehiriya, mustafa islamoğluna ifsadoğlu lakaplarını takmak benim buluşum mesela..
Bir gün türk okulundayız öğretmen Seyiti tahtaya çıkardı ali gel yazmasını istedi. Seyit yazamadı tahta önünde hareketsiz bekledi durdu öğretmen kızdı al kitabı bakarak yaz diye sesini yükseltti Seyit kitabı aldı bakarak yazmaya çalıştı yine yazamadı ve öğretmenin sabrı taştı buna bağırdı seyit te kızdı karşılık verdi sonra koşarak sınıfı terketti öğretmen de peşine düştü onu yakalamaya çalıştı ama seyit kaçmıştı.
Bir gün seyitle abdullah bizim kapımızı çalıdılar babamdan ellerindeki 100 frankı bozmasını istediler. Babam sordu napacaksınız motorsiklet satın alacaklarmış sevinçliydiler. Sonra bunları motorları iki oldu sonra üç oldu sonra dört oldu.. sonra polis bunları aramaya başladı.. bir gün küçük kardeşleri salihi polis otosu içinde gördüm çok merak ettim sakin sakin etrafa bakınıyordu. Geziyorlardı meğer polis yine seyiti arıyormuş çalıntı bir motorsiklet için sorgulayacaklar bunlarda evde yok demişler polis salihi arabaya atmış nereye gidebilir diye soruyorlar göstermesini istiyorlar.
Maraşlı çocuk Salih
Aslında biz türkler araplar hasılı yabancılar fransada polisten çok korkarız. Bir arap çocuğunu bisikletimin arkada bagajına bindirdim geziyorduk şakadan seni polise götüreceğim dedim çocuk bir feryad kopardı bir panik yaptı dengemizi bozdu düşecektik.. hemen indirdim. Salihin korkusuz sakin bir şekilde polis otosu camından bakınması çok taaccübüme gitti. Yılbaşı verilen hediye oyuncaklardan bana oto pisti düştü. Plastik yol parçalarını ekliyorum bir pist oluyor. Birde kurmalı bir arabası vardı o pistin tamamını bir kurmada tamamlayabiliyordu. Bu arabam bir gün kayboldu bulamadım evde. Bir gün seyyitlere oturmaya gittim arabamı orada salihin oyuncakları arasında gördüm salih arabaya sahip çıktı onu ben satın aldım inanır gibi oldum ama nerden aldın diye sormak aklıma gelmedi. Halbuki ben annemden para almış, mağazadan gitmiş yeni bir kurmalı araba almıştım asla onun yerini tutmadı parkuru tamamlamadan kurması bitiyordu ve hantaldı.. nereden aldın diye sorsaydım onu benden çaldığını daha iyi ispat edebilirdim çünkü salih bir iki gün önce gelmişti bize ve arabam o gün kayboldu sonra onların evinde çıkıyor..
Hırsızlar Yatağı Fransa
Misafirlikten bir şeylerde dönmek fransada yaygın bir durum. Daha doğrusu hırsızlık. Çevremde tanıdığım bir çok kişi bilerek ve devamlı hırsızlık yapıyorlardı. Mesela paskal gittiği dükkanlardan hırsızlık yapıp çıkmayı marifet sayıyordu. Hele birinden bayağı bir şeyler almış sevinçten uçuyordu.. beni çok teşvik etti birdaha gidelim alalım yaşlı bir kadın bakıyor burnunun ucunu görmüyor almak çok kolay dedi hamdolsun gitmedim. Birkaç arkadaş bir süpermarkete gireriz çıkışta herkes ne aşırdığını gösterir. Hele unutamadığım manzaralardan biri şudur bir reçel firması reçel kavanozunun kapağının üstüne bitişik (otokolan) yapışkan resim, çıkartma veriyor. Bazı arkadaşlar bunu farketmişler geldier bize de haber verdiler ve almak serbes dediler inandım ve gittik ravi’ye girdik, grup halinde 4 – 5 arkadaş reçellerin olduğu bölüme vardık ve yarışır gibi bir hareketle o yapışkanları kapaklardan koparıyoruz.Rafta dizili olan bütün kavanozların promosyonlarını kopardık, birimiz başka varmı diye mağza çalışanı kadına sordu kadın açılmamış kolileri gösterdi ve kolilerin ambalajını yırttık ve onlarınkini tek tek koparıp cebimize koyduk.. hayret bir kimse ne yapıyorsunuz durun demedi. O çıkartmalar o reçeli alan kişi için konmuş kavanozu satın almadan üstündekini koparmak kesinlikle doğru değildi.. neden kimse ses etmedi hala anlamış değilim..
Boşnak İmzir
Yan bina komşumuz Boşnak bir ailenin büyük oğlu İmzir -benden iki yaş büyük- gitmiş Le Clair adındaki süpermarketten alış veriş yapmış çıkışta bunun aldığı pillerin parasını ödemediği tesbit edilmiş, polis arabasına bindirip mahalleye getirdiler babası malulen emekli sakat bir adamdı, devamlı oralarda çimler üzerinde akşam eden bir adam.. oğlunu polis arabasıyla gelmiş görünce irkildi sonra polisler vukuatı haber verdiler hırsızlık yaptı yakalandı şeklinde.. adam o sakat haliyle öyle bir feryad ettiki yürek burktu.. elinde sakat deynekleri tek ayağı ile İmzirin üzerine koştu deyneklerle ona vurmaya çalıştı polisler araya girip mani oldular, adamcağız “benim böyle bir oğlum yook, benim oğlum olamaz buu.. diye inletti ortalığı
İmzirin birde ablası var imzire bu kız unuttum sebebini bir vesileyle kolumu geriye bükmüş canımı hayli incitmişti. Bu, annesiyle binanın çöplerini kapı önüne çıkarır sonra yeniden yerlerine yerleştirirler yani bina yönetiminde çalışırlar.
Elimdeki dikiş izi
Bir defasında İmzirle bina önünde oynuyoruz benim bir şeyimi aldı kaçıyor bende onu kovalıyorum derken ben yere düştüm ve yerde bir kırık cam şişe parçası sol elimin üstünü kesti şiddetli kanıyor. Babası da yine oralarda çimler üzeirne uzanmış etrafı seyrediyor.. geldi yanıma parmağı ile yarama bastı sıkıyor kanamsın diye.. sonra hastaneye gittik ve bir kaç dikiş attılar orada kuyruk bir v’ye veya y’ye benzer bir iz kaldı.. fransada kaldığım sürece o yara izimi hep v’ye benzettim, v, virjinie nin ilk harfiydi.. türkiyeye gelince ise gözüme Y şekilnde gözükmeye başladı gözüme.. Yaseminin Y’si.
24.12.11
Virjinie
Virjinie bir fransız kızı anaokulundan beri beraber olduk hep aynı sınıflarda okuduk. Aynı mahallede züpp de oturuyordu, bizm yan binamızda belediye lojmanlarında. Onu ilk defa anaokulunda farkettim. Bence sevimli ve güzel bir kızdı minyon tipliydi benim gibi.. bir gün anaokulun bahçesinde oyun oynuyordu gözüm üzerindeydi ince kumları topluyordu bende topladım ona vermiştim. Kendimce ona yardım ediyordum mersi isa demişti mutlu olmuştum. Sonra ilkokula başladık aynı sınıftaydı. Sınıfta varlığı bana yetiyordu bunun dışında bir yakınlık kuramadım cesaretim de yoktu. Saçları düz idi. Bir gün saçlarını kıvırcık yaptırmış okula öyle geldi beğenmemiştim önceki hali bence daha güzeldi.
Matarnel (anaokulu)
Matarnel öncesi hayatımı hatırlamıyorum. beş yaşında matarnele başladım iki sene gittim. Anaokulu bizim binanın hemen karşısındaydı. Annemle gider onunla geri gelirdik. Biraz daha büyüyünce artık kendim de gidiyordum. Matarnel iki dönüm bahçe içinde tek katlı dört beş sınıftan müteşekkil bir bina. Birde genişçe oyun ve spor salonu var. Bahçesinde bildiğimiz çocuk parklarından olan oyuncaklar var. Tenefüste bahçeye çıkardık, yağmur yağmadığı sürece. Yağmurlu günlerde sınıfta yada spor salonunda tenefüs yapardık. Okulun her sınıfında hem içeride koridora, hem de bahçeye açılan kapılar vardı. Okula girişte o koridordan girerdik. Tenefüse çıkışta ve dağılışta ise bahçe kapısı açılır ordan çıkardık.
Haç mı çam mı ?
Matarnele ilk geldiğim gün, biraz geç başlamışım öğretmen bir kadın, bana dedi bütün rumuzlar bitti sadece şu ikisi kaldı artı işareti ile çam ağacı hangisini istersin.. artı işaretini haça bezettim ve nefret ettim çamı seçtim. Anaokulunda yapacağımız resim gibi etkinliklere adımızı yazmayı bilmediğimiz için onun yerine işaretimizi çizecektik. Bunun için herkesin bir işareti rumuzu vardı. hiristiyan öğretmen gerçekten bütün rumuzlar tükendiği(!) için mi, yoksa müslüman bir çocuğa hiristiyanlığa dair bazı öğeleri sinsice kabul ettirmek misyonu için mi bilmiyorum ama bana seçmem için sadece o ikisini gösterdi. O yaşlarda çam ağıcının hiristiyanlıkla ilgisini henüz bilmediğim için çamı seçmiştim. Sonra çam rumuzuyla bilindim resim sayfasının başında çam işareti olanlar benim çalışmalarım demekti.Ve o yılın sonunda ülkeye noel geldi ve anaokuluna her sınıfa birer çam getirdiler ama o zaman bile çamı kendi rumuzumla ilişkilendirmek hiç mi hiç aklıma gelmedi. Allah zihnimi o kirli tasavvurlardan arı tuttu. Elhamdülillah.
Tenefüste Bisküit
Anaokulunda öğleye kadar bir kere tenefüse çıkardık yarım saat, tenefüse çıkarken bisküvi veriyorlardı elimize bazen çok sade bazende gerçekten kaliteli lezzetli bisküviler yerdik.. uygulama çok hoşuma gitmişti ve kaynağını da merak etmiştim. Bir gün öğrendim. dağılırken öğretmen bana dedi yarın bisküvi getirme sırası sende annene söylemeyi unutma. Söyledim anneme üç dört sıralı bir pötibör bisküvi aldılar en sadesinden götürdüm onu okula. Öğretmenin eline verirken gururluydum. O gün tenefüse çıkarken öğretmen herkese verdiğinden bir iki fazla vermişti bana. O gün bütün sınıf arkadaşlarım tenefüste benim bisküvilerimi yemişlerdi mutluydum. Sonra ne zaman sıram geldiyse annem aynı bisküviden aldı.
Cezalısın yatacaksın
Bir gün okula çamurlu aykkabılarla geldim. Girişte madam soley beni farketti.. o öğretmen değildi ortalıkta hizmet eder temizlik yapar çocukları tuvalete götürür öğretmenlere yardım ederdi. aman aman dur girme içeri dedi ve ayakkabılarımı çıkarttı. Bana bir çift terlik verdi ve benimle gel dedi. Nereye gittiğimizi merak ettim sınıfıma gitmiyorduk. Bir odanın kapısını açtı perdeleri çekilmiş loş bir oda. cezalısın yatacaksın dedi. Odada on kadar yatak vardı. Bir çoğu doluydu. O odayı ilk defa görüyordum. Benden başka cezalalılarda varmış. Yatağa gir ve ben gelmeden çıkma dedi ve kendisi çıktı kapıyı kapadı. Sofyenin abisi jamel cezairli çocuk yataktan çıktı ve ortalıkta bazı şımarık hareketler yaptı. Bana çok cesurca geldi. Sonra yatakta uyumuşum. Sonrasını hatırlamıyorum.
Külotlarını indirelim mi ?
Bir gün nasılsa okula geç gitmiştik ben ve cezairli arkadaşım hakem. Sınıfa girdik herkes ordaydı. Öğretmen bizi kapı önünde ayakta bekletti. Bunlara ne ceza verelim külotlarını indirelimmi diye sordu bütün sınıf eveeet diye bağırdılar sevinçliydiler. ben herkese değil sadece virjiniye dikkat ettim: ne diyecek, oda evet diyenlerin başını çekmişti incindim. Hakem bu cezadan korktu bağırarak ağlamaya başladı. Ben ise etrafımı kolaçan ediyor ve hareketlere dikkat ediyordum eğer öyle bir teşebbüs görürsem hemen kaçacaktım. sonra olmadı tabi ki bizi korkutmak içinmiş, yerimize oturduk.
Fare çikotalata getirdi
Bir fransız çocuğun dişi sallanıyordu sonra düştü öğretmen ona dedi getir onu saklayalım fare çikolata getirsin. Konu çok ilgimi çekti çocuk düşen dişini getirdi öğretmen onu sınıfta bir köşeye sakladı ertesi gün o köşeden bir çikolata çıkardı büyükçe bir tablet. Çok şaşırdım gerçekten fare çikolata getirmişti. Kıskandım. Çocuk çikolatayı eve götürdü. Bunun bir masal olduğunu o zaman anlamıyordum inanmıştım.
İçki şişesi
Anaokulunda daha çok resim yapar makasla şekiller keser yapıştırırdık bir keresinde içki şişesi getirmemizi istedi komidin üstü gece lambası yapacakmışız öğretmen sıkı sıkıya tembih etti sakın bunun için parayla içki almayın evde varsa getirin.. onlar getirdiler ben getirmedim getirmekte istemedim. Sonra şişenin üstüne tellerden ve kumaştan bir gölgelik yaptılar onu şişenin üstüne yerleştirdiler..ve lambalarını yaptılar.
Sen çok ıslaksın
Anaokulunda sınıflara giriş çıkış esnasında ikili sıra olurduk. sabahları okul önünde toplanır ikişerli sıra halinde içeri alınırdık. Bazen sıra arkadaşımı seçerken zorlanır tek kalırdım. Bir gün yine tek kalmıştım, tek kalmak gurumu incitiyordu. alt komşumuzun kızı Cindy (sindi) ye teklif ettim: birlikte sıra olalımmı? Cindi (Non tu est tros moullier) hayır sen çok ıslaksın demişti. Evet altıma kaçırdığımın farkındaydım ama dışardan bu kadar belli olduğunu bilmiyordum. Üzerime bir daha baktım askılı pantolonum göğüsüme kadar ıslanmış kahverengi renk daire şeklinde koyu kahverengi olmuştu.. saklayamadım, utandım. Aslında ders esnasında topluca tuvalete gider erkekler pisuarlara geçerdik.. o gün öyle bir kaza yapmıştım. 7575 kelime, 24.12.2011
Annem pencerde
anaokulunda tenefüslerde diğer çocuklarla oynadığımı hatırlamıyorum. Genelde tek oynardım. Hiç unutmam iri cüsseli bir çocuk bana yaklaştığında hemen çekilir oynadığım neyse ona bırakırdım. Yani biraz korkuyordum. Sonra unutamadığım bir anım bir keresinde yine tenefüsteyiz üç kişilik bir grup üzerime geldiler önce ağızla didiştik sonra itişip kakışmaya başladık sonra içlerinden biri beni kuvvetli itekleyerek beni yere düşürdü ve kaçtılar. Gayri ihtiyari bizim evden tarafa başımı çevirdim. Pencerede annemi gördüm. O ana kadar sarsılmadım itiş kakışa alışıktım. Annemin beni o halde gördüğünü farkedince duygulandım bu bana çok dokundu. Beni daha güçlü daha dayanıklı görmesini isterdim. Teselli için Anne gördüysen bende onları ittim demiştim. O an kaçmayıp kavgaya iştirak etmem bence cesaret ve güç belirtisiydi..
İsa korkma
Yine o günlerde idi, bina önünde dışarda oynarken salua (nabilin bacısı) ne sebeple bilmiyorum kızdı bağırmaya başladı. Onun bağırtısından o kadar ürktüm ki kaçmaya başladım. Bu durumu abim camdan izliyormuş eve gelince bana isa korkma onlardan sende onları kovala demişti. Abimin bu telkini bana o kadar yaradı ki anlatamam. Bundan sonra korkmadım en azından korkumu gizlemeyi başardım ve cesaret izhar ederek rakiplerimi geri püskürttüm. Bu bana özgüven sağladı. O yüzden anaokulu çocuklarına verilecek bu tür telkinlerin çok önemli olduğunu bilir söylerim. Bu tecrübeme dayanır. Bu arada kardeşine destek olan bir abiye sahip olmanın ne büyük niğmet olduğunu söylemeye heralde gerek yok.
Domuz korkusu
Matarnelde kural öğrenciler velileri olmadan salınmıyorlar, bu sebeple okul çıkışı bahçe kapısı açılır bahçede bekleyen velilere öğrenciler teslim edilir. Bazen türk komşularımız kendi çocuklarını alırken senide görüp istedikleri olur sorun çıkarmaz verirler. Yine bir gün bütün öğrenciler sırayla evlerine gittiler babam işte annem hastanedeydi gelemedi o gün tanıdık komşularımızdan hiç biri de beni istemedi öyle kalakaldım. Öğretmenin kızı okuldan geldi annesini bekliyor.. işleri çıkınca eve gidecekler.. herkes gitti sınıfta ben yalnız başıma kaldım. biraz daha beklediler gelenim olmayınca çıktılar, beni de aldılar gidiyoruz.. ben sandım ki bana soracaklar “nerede oturuyorsun seni evine biz götürelim mi” vesair.. bende içinden hesap ediyorum diyeceğim “hayır gerek yok hemen karşıki binada oturuyoruz kendim gidebilirim..” ama nerdeee.. Adam yerine koyup muhatap olmdılar.. tek kelime bile konuşmadılar yürüdük geldik bunların arabasının yanına açtılar kapıyı girmemi bekliyorlar.. girmedim hayır binmeyeceğim dedim ana kız tuttular beni kollarımdan zorla arabaya almaya çalıştılar.. bu sefer panik yaptım var gücümle direniyorum vede ağlamaya başladım ve avazım çıktığı kadar bağırdım çığlık attım.
..etraftan bir kimse gelip sormadı madam noluyor bu çocuğu zorla nereye götürüyorsunuz diyen olmadı. o an beni korkutan bunlar beni kendi evlerine götürecekler bana domuz eti yedirecekler.. gibi düşüncelerdi. Ne kadar zorladılarsa hamdolsun güçleri yetmedi beni arabaya sokamadılar.. bağırtımı çığlığımı abim uzaktan duymuş ve sesimden beni tanımış oda okuldan çıkmış eve gidiyormuş bir de baktım koşarak geldi ben kardeşiyim dedi ve beni teslim ettiler def olup gittiler. Derin bir nefes aldım. Hayatımda bu kadar barbarlık bu kadar kabalık daha başka yerde görmedim. İnsan muamelesi yapmadılar. İçlerinde bir nefret ve kin gizler gibi ketum durdular beni teselli için belki ikna için bir kelime laf etmediler.. Sonra necip türk evladını zorbalıkla arbaya kapaklayıp götürebileceklerini sanıyorlardı.. O gün abim beni o kafirlerin elinden kurtardı. Başıma gelecekleri bilmiyordum. En korku verici olanı da insanın ne olacağını bilmeyişi. Bu yüzden abim beni o gün çok büyük bir ızdıraptan, büyük bir endişeden kurtardı. Hala kendisine minettarım rahmetle anarım Allah ondan razı olsun ve onu razı etsin
ilkokul
Anaokulundan sonra herkes gibi ilkokula gittim. Bizim anaokulun hemen üst kısmında bizim binanın hemen karşısında bir ilkokul var (adı cheunierre deux) iki dakikalık yolda. bizi oraya vermediler. Kayıtlar devletin kontrolünde senin elinde değil bizim bina ile o okulun arasından bir yol geçiyor o yolun altında kalanlar groupe poirey ‘e gideceklerimiş ve 20 dakikalık uzaklıktaki bu okula gittik beş sene.
L’Ecole Groupe Poirey (Laik) :
Bu okul büyük bir bahçe içinde eski bir bina. Tarihi yapılar gibi yüksek tavanlı ve tek katlı yaklaşık 70 metre uzunluğunda en fazla 15 tane tane dersliği olan laik bir okul. Adını gustave poirey adında bir fransızdan almış. Sınıflar gayet geniş ve en fazla yirmi kişilik. Sıralar tek kişilik. Herkes ayrı oturuyor. Yalnızca dördüncü sınıfta iki kişilik sıralar var. o zaman herkes bir arkadaşıyla yan yana oturdu. Ben cezairli arkadaşım sofyenle oturmuştum o yıl. Okula haftanın altı günü gittik cumartesi günü öğleye kadar orada okul var. ancak çarşamba öğleden sonra okul yok. Diğer günler tam gün. Sabah sekizde başlar oğle onikiye kadar. Öğleyin bir buçuktan üçe kadar.
İlkokulda dersler blok halinde yapılır ve öğleye kadar yalnızca bir defa tenefüse çıkılır tenefüs yarım saat sürer. Sonra bir saatlik bir ders daha olur ve öğle tatili. Tenefüse çıktığımız bir sefer mösyö viyome bize badem şekeri dağıtmıştı beyaz şeker kaplamalı bademleri ilk defa o zmaan yedim hoşuma gitti. Tenefüsün bittiği müdürün çaldığı düdük sesiyle bilinir. Bazende okulunun duvarında asılı çanın çalınmasıyla derse geçilir. Öğrenciler ekseriyetle fransız, yabancılar az. bizim sınıfta ben tek türktüm. Elif adında bir kız daha vardı sınıfta kalınca ben tek türk olarak devam ettim. İki üç arap bir boşnak gerisi fransızdı sınıfın. Erkek kız oranı eşit gibiydi kızlar daha çalışkan görünüyorlardı.
Laik okul demek dinden hiç bahsedilmeyen, tüm dinlere eşit mesafeli bir eğitimin verildiği okul anlamında. Pratikte din namına ne lehte nede aleyhte bir tek kelime işitmediğimiz bir okul. Beş sene boyunca hiristiyanlığa dair bir tek cümle söylendiğini hatırlamıyorum. Yalnızca bir defa sınıfta her nasılsa cennet cehennemin bahsi geçmişti öğretmen sonunda “bakın çcuklar ben demiyorum cennet cehennem vardır, yok da demiyorum.. sonra babalarınız okula süpürge sapıyla gelmesinler”demişti. Sonraları öğrendiğime göre bu okullarda görev yapacak öğretmenlerde dünya görüşü itibariyle aslında laik olan kişilerden seçiliyormuş. Biz müslüman yabancı öğrenciler için fransada en uygun okul bu tarz okullardır. Diğer okullar kilisenin himayesinde derslere papazların da katıldığı hiristiyan veya yahudi okulları.
Fransada Laik demek aslında tek kelimeyle dinsiz demektir. Türkiyedeki laiklikten farkı onlar dine ve dindara karşı kayıtsız görünürler (1970-90 yılları). Türkiyede ise laiklik daha çok din karşıtı olmak, dini unsurları hayattan silmek, dindarı sindirmek şeklinde uygulanır. Hasılı laiklik fransada passif türkiyede ise aktif bir konumdadır. Fransada rönesansla beraber din hayattan soyutlanıp kilisenin hakimiyeti kırılınca fransız laiklerin yüreği soğumuş sahte bir hoşgörüyle dine ve dindara karşı müsmahalı görünebilmişlerdir. Ama eğer İslam orada Türkiyede olduğu kadar güçlü olsaydı kim bilir belki de türkiye laiklerinden daha katı daha acımasız bir din düşmanlığına soyunurlardı. İşte son yıllarda fransada başörtüsüne karşı alınan yasak kararı bu kuşkunun kanıtıdır. Artık müslüman kızlar fransada okula başı kapalı gidemeyecekler. Fransız hoşgörüsü buraya kadar..
Okula ilk başladığım günü hatırlamıyorum ama ilk sınıfı hatırlıyorum mösyö viyome denen bir adam vardı. Viyomer soyadı oluyor fransada hitap soyadıyla. Bu adam hem belediyede memur imiş. Sabahları öğleye kadar da öğretmenlik yapıyor. Öğleden sonra genç bir kadın geliyordu. Mösyö viyomer iri cüsseli bıyıklı sert bir adam hiç güldüğünü hatırlamıyorum aynı zamanda öğrenciler arasında gezen söyleme bakılırsa rasist biri. Rasist ırkçı demek o çocuk dimamızda rasist dendiğinde yabancı düşmanı gibi bir mana aklımıza gelmekte o yüzden o adamdan çok çekinirdim hiç sempatiyle bakmamışımdır.
Bir gün sınıfa iki tane pasta geldi öğrencilermi getirdi nereden geldi biliyorum. Biri kuru kek diğeri çikolatalı pasta
Fransada ilkokulda sınıfların adı vardır türkiyedeki gibi birinci sınıf ikinci sınıf şeklinde rakamlarla bilinmezler. Orada birinci sınıfın adı cp (okunuşu: se pe) yani: Coure preparatoire. Hazırlık kuru” manasında.
1.sınıf: cp (coure preparatoire)
2.sınıf: ce 1 (se ö en)
3.sınıf: ce 2 (se ö dö)
4.sınıf: cm 1 (se em en)
5.sınıf: cm 2 (se em dö)
Fransada öğrenciler her sene bir üst sınıfa geçerler. Ancak öğretmenler geçmez. Onlar her yıl aynı sınıfı okuturlar. Bu sayede öğrenci beş yıl içinde en az beş tane öğretnenin elinden geçer. Ders kitapları okul tarafından verilir ve kitaplar sınıfta kalır yalnızca kaplamak için ilk günler hepsini eve götürürsünüz sonra ise ödevi olan dersin kitabı eve gelir. Diğerleri sınıfta kalır. Her dersin birde defteri vardır. Defterlerin hepsi aynı ebattadır bu defterlerin de yüzleri vardır. Bu yüzler farlı renklerde hazır kılıflardır. Meselea fransızca dersinin defteri mavi kaplıysa bütün öğrencilerinki mavidir ancak üzerinde etiketlerden kime ait olduğu bilir. Bu defterler de yüzleride okul tarafından verilir ve bunlarda akşamları eve gitmez. Sınıfta alıkonur. Ders işleneceği zaman öğretmen tarafından dağıtılır. Ders anında ne yazılacaksa yazılır sonra tekrar toplatılır. Birde yazılı defteri diyebileceğimiz kırmızı kaplı bir defter vardır. Bu defter imtihan için kullanılır. Bütün derslerin imtihanı bu defterle yapılır. Öğretmen soruları sorar öğrenciler yazar sonra onları cevaplar defterler tolanır ve not verilir. Sene sonu bu defter müdür tarafından incelenir ve sınfı geçen geçemeyen böylece tesbit edilir. Akşamları eve götürdüğümüz tek defter kendi satın aldığımız karalama defteridir. O deftere verilen ödevler yazılır ve ertesi gün kontrol edilir.
Frnasada ilkolulda yaptığımız dersler en çok fransızca matematik sonra coğrafya ve tarih. Bunun dışında beden eğitimi müzik ve resim dersi var. müzik dersinde daha çok flüt çalmayı öğretirler. Flüt çalmak için notaları öğretirler do re mi fa sol la si do.. bu notalara bakarak parmaklarınla flütün deliklerini sırayla açar kapatırsın ilgili prçayı çalarsın. Bunun için özel bir öğretmenleri var haftada bir kez gördüğüm bu adam belliki dışardan gelirdi. Bir keresinde sesini iyice kısarak şöyle demişti. Çocuklar şimdi ben size en iyi flüt çalmanın sırrını öğreteceğim bir notayı çalarken gözünüzle hemen diğer notaya bakacaksınız.” fransız kafirleri bu flüt çalmaya çok önem verirler flüt sıradan ordan burdan alınmış olmayacak.. özel sipariş edilecek bunun için para toplanır ve en süper flüt yerinden sipariş edilir. Flüt sesi insan sesine en çok benzeyen ses imiş. Mevlananın neyi gavurların dilinde flüt olmuş belkide.
Beden eğitimi dersinde hava iyi ise okulun bahçesine çıkılır ve bazen oyun oynanır. Bazen de koşu yapmışızdır maraton koşusu gibi, mütemadiyen koşmak şeklinde.. yıl sonu yaklaşınca ise olimpiyat hazırlığı yapılır yani kumda uzun atlama gülle atma yarış koşusu vs.. sene sonunda ilçenin tüm okullarının katıldığı bir spor olimpiyatı düzenlenir ve ilk sıralara geçen okullara kupa verilir. Biizm okulun bir çok defa aldığı kupalar kupa vitrinde sergilenmektedir. Bunlar okulun gururu sayılırlar bu sebeple öğrenciler bu olimpiyatlara beden eğitimi dersinde hazırlanırlar.
Beden eğitimi dersinde dört ve beşinci sınıflarda yapılan bir ders daha var dans dersi. İlk defa dans edileceği gün bizim için Sürpriz oldu daha önce böyle bir dersin varlığından haberimiz olmamıştı dans için gruplar kurulduğunda ben hiç düşünmeden ben dans yapmayacağım dedim öğretmen neden diye sorduğunda ben müslümanım dedim tamam dedi ve ben onlar dans yaparken kenarda oturdum onları izledim. Bir gün arkadaşlarım jamelin sofyenin eğilip bükülüp dans edişlerini izliyordum tuhafıma gidiyordu ve gülüyor onlarla eğleniyordum bu öğretmenin dikkatini çekti ve mösyö valker yanıma geldi beni azarladı hem dans yapmıyorsun yapanlarla da eğelniyorsun dedi ve yakamdan beni tuttu havaya kadırdı ve ordaki minder yığını üzerine attı beni..
okulun bir etkinliği de ördüncü sınıfta gidilen bir haftalık kayak kampı. Ailelerden gerekli izin alınıyor ve öğrenciler bir haftalık kayak kampına gidiyorlar abim de gitmiş dönüşte yaşadıklarını anlatmıştı. Diğer çocuklar kahvaltıda domuz eti yemişler bunlara ise müslüman oldukları için yumurta pişirmişler.. bu domuz eti lafını duyduğumdan beri o kampa gitmeye hevesli olmadım hangi yağda hangi tavada pişirdikleri diğer yemekler içinde ne yedirdikleri vs hep muamma.. ertesi sene abim beşe ben dörde geçtim ve işte o kampın vakti geldi ben gitmiyorum dedim öğretmene babamı bahane ettim. Öğretmen babamı okula çağırdı babamla konuştular uzaktan seyrettim öğretmen hiç ısrar etmedi, duymadım ama ihtimal babam benim altımı ıslattığımı anlatmış olmalı diye düşündüm. Mösyö valker anlatmıştı bir kaç tercih hakları varmış birisi zicilik diğer dağcılık bu kayakı seçmişmiş. Onlar kamplarına gittiler bana ise tatil yoktu bende bir alt sınıfın derslerine iştirak edecektim bir hafta öyle yaptım.
Diğer bir etkinlik yine dördüncü sınıflarda yapılan tiyatro faliyeti. Ben bu tiyatroya da katılmadım. Tiyatro akşam saat dokuzdan sonra oynayacaktı. Sınıfta bahsi geçtiği gün ben katılmayacağım babam izin vermez demiştim. Öğretmen benden bekliyormuş gibi hiç ısrar etmedi. Diğerleri rollerini paylaştılar çalıştılar provalar yaptılar ve oyunlarını oynadılar. Ben bu esnada onları uzaktan seyrettim. Bazen salonun dibinde oturup sesin gelip gelmediğini kontrol ediyordum. Öğretmen bir ara beni mahzun gördü ve istersen bak söyle sanada bir rol vereyim dedi yok hayır dedim. Oynadıkları oyun içinde uzaylıların olduğu cins bir şeydi.
Başka bir faliyetleri okulda piyango çekilişi. Biizm kermese benzer bir şekilde veliler okula evlerinden bazı şeyler getiriyorlar ancak bu eşyalar parayla doğrudan satılmıyor. Makbuza benzer üzerinde rakam olan bilet koçanları var bu biletleri öğrenciler kapı kapı dolaşarak halka satıyorlar. Sonra kura çekilerek eşyalara rakam veriliyor. Bu rakam hangi bilete isabet ederse o kişinin oluyor. Gelip hediyesini okuldan alıyor. Aslında piyango faliyeti, yapılacak kayak kampı ve tiyatro için bir kaynak oluşturmadır. Ben bunlara katılmayacağımı bildiğim halde öğretmen koçanları talebeye dağıtırken ben almayacağım diyemedim. Aslında merak ediyordum ve bana ilginç ve eğlenceli gibi geliyordu.. kapı kaı gezeceksin ve millete bilet satıp parasını okula getireceksin.. gerçekten o iki koçan dolusu bileti o yöntemle sattım. Pekte zor olmadı millet fazla düşünmeden on frank veriyor ve bileti hemen alıyordu.. ancak birinde biraz kaygılandım adam bilet koçanını bütünüyle camdan almış içeri girmiş sonra elinde on frank ile koçanı iade etmişti. Ben aslında kapıyı açacağını beni kapıya çağıracağını ummuştum yani herkes gibi. O ise camdan elini uzattı aldı içeri girdi. ya alır vermezse fazla koparırsa diye tereddüt etmiştim.
Son bir faliyetleri balon uçurtma idi.
Fransada hayat
Vesoulle (70 plaka) iline bağlı Hericourt (erikur) ilçesinde z.u.p.p mahallesinde oturuyoruz. Burası daha çok yabancıların oturduğu bir mahalle. Bu mahallenin binaları Belediye aittir. Fransada binaların özelliği enlemesine uzun olmaları. en fazla beş-altı katlı binalar. Diğer ilçelere gittiğimizde gördük, benzer bina çeşitleri.. bizim binanın beş tane girişi var. girişlere holl deniyor. Biz ikinci hollde oturuyoruz. Altı katlı binanın beşinci katında. İlk iki holde asansör var. diğerlerinde yok. Bina 3. holden sonra beş kata düşüyor. Beş kat olunca da asansör gerekmiyor. Yani biz şanslı sayılıyoruz asansörle inip çıkıyoruz. Binanın önünde büyükçe bir yeşil saha. Top oynamaya koşmaya müsait. Saha ile bina arasında toprak bir yol bina uzunluğunca, yol trafiğe kapalı karşılıklı oturma sıraları konmuş.. bina sakinleri oralarda oturur vakit geçiriler. Yolun iki tarafında ağaçlar var. yaşlı adamalr bu toprak yolda gülle atmaca oyunu oynarlar. Bu oyun fransada yaygındır. Dört kişi oluyorlar ikişer tane demirden gülle alıyorlar gülleler üzerinde farklı desenler var kime ait olduğu belli olması için yan yana diziliyorlar ve önce küçük bir top atıyorlar sonra sırayla herkes güllesini atıyor küçük topa en yakın atan kazanıyor. Gençler bu oyunu oynamazlar onlar daha çok misket oynar tenis topuyla oyunlar oynarlar. Ayak topu oynarlar.
Misket (bilye) oyunu
misketler içini gösteren (cam) ve göstermeyen (mermer) olmak üzere iki çeşittir. İçini gösterenler de iki türlü içinde tek renk çizgi olan iki renk çizgi olan. Tek renk çizgi taşıyan cam miskete ün der (bir derr) denir. İki çizgili olana da dö der (iki derr) dir. Böylece üç derr olursa bir tan süis eder. Süis beyaz mermer misketin adı. Eğer bu siyah renk mermer (süis nuar) olursa o zaman üç tane beyaz süis eder.
Misket oynu içinde en yaygın olanı üç oyundur baş oyunu ve kare oyunu ve po oyunu. Baş oyununda misketler dizilir herkes eneke denen bilyesini ileri atar sırayla. enekeler dizili bilyelere ne kadar uzağa atıldıysa ona göre atış sırası elde edilir en uzak olan ilk atacaktır. Bu sebeple ilk atandan daha uzağa atmalıdır. Sonra dizli bilyelere atış başlar ilk atan eğer baş bilyeyi vurur çizgisinden çıkarırsa bütün bilyeleri ütmüş olur. Başı vuramazsa en yakın bilyeden gerisini alır hiç vuramazsa bekler. Ve sırayla herkes bilyesini atar. Eğer hala ütülmemiş bilye kadıysa yeniden uzaklık sırasına göre atılır. Kare oynunda küçük bir kare çizilir yere yirmi santimlik mesela. İçinde bilyeler dağınık bir şekilde konur. Üçer bilye oynanıyorsa her rakip üç bilye kor. Sora karşıya dör beş metre ileriye bir çizgi çizilir ve herkese karenin yanında o çizgiye doğru enekesini atar. Çizgiyi geçirmeden en yakın atan birincidir. O çizgiden kareye doğru enekeler atılır. Eğer kareden bilye vurur ve dışarı çıkarırsa devam eder ilk atış havadan atılır sonrakiler yerden el yere konarak tek harektte. Bu oyunda kural eneke kare içinde kalmayacak kalırsa yenilirsin bilyeler rakibe geçer.
Bir de po oyunu var po kuyu demektir. Ayakkabının topu ile küçük bir çukru açılır iki üç metre karşıya bir çizgi çizilir. Çukurun yanından o çizgiye enekeler atılı çizgiye en yakın atan birincidir çizginin gerisinden kuyuya karşı bilyelerini atar üçer oynanınıyorsa üç tane atar sonra diğeri de atar birinci olan gelir kuyuya yakın bilyeleri yerden parmak hareketiyle kuyu içine girdirmeye çalışır. Bilye girdikçe devam eder eğer hepsini atabilerse içine ütmüş olur. Girmediği yerde sıra diğerine geçer son bilyeyi çukura atan çukurdaki tüm bilyelerin sahibi olur.
Bilye oynunda ben iyi sayılmam. Hep ütülmüşümdür devamlı eve eli boş gelmişimdir. Bir defasında evden para aldım gittim le bazaar dan bir poşet bilye satın aldım. Aldıklarım deer. Gıcır gıcır bilyeler. Geldim evin önüne bilye oynayacak adam arıyorum kimse yok sonra imziri gördüm ona teklif ettim kabul etti eve gidip üç tane süiss aldı geldi onunla po oynadık. Onun bir süissi benim üç bilyem yapıyordu.. ilk elde kaybettim sonra tekrar oynadım ve yine kaybettim yine oynadım kaybettim kaybettikçe oynadım ve bütün bilyelerimi ütüldüm ellerim boş kaldı. Çok üzüldüm sonra imzir bana acıdı bana benim misketlerimden üç tane verdi ama üzüntümü hafifletmedi bu. İmzir saraybosnalı benden birkaç yaş büyük.. biraz önce benim olan bir poşet misketimi on dakkada aldı götürdü..
——————-
TV’de Kelime oyunu farine
Galiba Nadir amcagillerde televizyon seyrediyorduk. bir yarışma vardı yetişkinlere yönelik harflerden kelime yapmaca.. en uzun kelimeyi üreten kazanıyordu. (r a f e n i) harfleri verilmişti ben de yapmaya çalışıyordum ve yaptım farine dedim un demek. yarışmacılardan biri aynı kelimeyi yaptı ve kazandı
———–
Yorum Yapılmamış