Allahın adıyla..
İzmitte neler oldu ?
Önce izmite nasıl gittik kısaca anlatalım. M. hoca efendinin yanında medresenin son derslerini okuyorduk. Sene 2000 Telhis ul miftah üzerine Muhtasarul Meani, ve Menar üzerine Nur-ul Envar ve Kuduri üzerine Lübab.. Mezun olup icazet almaya az kalmıştı.. belki yarım dönem.. dersler o dönem sonuna yetişmedi ve yaz tatili geliverdi.
O yıl İzmitten bir ihvan ismailağa ya gelmiş ve yaz tatilinde izmitte bir camide yaz talabeleri okutacak hoca/kıdemli talebe istemiş. ismailağa vakfı bu işi bizim hocaya havale etmiş.. Hocamız da düşünmüş iyi fikir. bu sayede daha geniş kitlelere ulaşmış oluruz talebe derlemeye de faydası olur.. bizim sınıfa geldi olayı kısaca ifade etti ve kürt hasan dediğimiz bir arkadaşla beni seçti ve ismit egönderdi Mehmet ali paşa camiine
Hasan gruba sonradan gelmişti.. tam olarak mahmur hocanın talenbesi sayılmazdı ve askerliğini henz yapmamıştı. askerlik o dönem 18 ay. dersleri de çok başarılı değildi. İhvan Hüseyin abi bir kişi kalıcı olacak demiş Hoca beni işaret ederek sen kalacaksın dedi.. ilişkilerimiz askeri disiplin çerçevesinde adeta.. ayak üstü emir komuta usulu.. “dedim oldu bitti..” O zamanlar hiç yadırgamadım. aldığımız eğitim bunu bize kanıksatmış.. şu an insanın garibine gidiyor.
Hani nasıl olmasını isterdik.. seni odasına çağırır şöyle bir oturursun adam yerine konduğunu anlarsın sonra durumu izah ederler seni uygun gördük sen bu işin üstesinden gelirsin derler taltif edildiğini anlarsın.. olayın ehemmiyeti hakkında izahlar yapılır vazife hakkında nasihat yapılır..sırtın sıvazlanır ve yol paran var mı diye sorulur.. ilk defa böyle bir şey yapılacak çünkü. hocalardan görmedik biz o eğitimden geçmedik.. ve senin fikrin sorulur.. formalite icabı bir istişare edilmiş olur.. “Emruhum şura beynehum” ayetiyle amel edilmiş olur..
Neyse geçtik işin o kısmını. beş kuruş harçlık da almadan kendi imkan-sızlık-larımızla bindik otobüse ve izmite geldik. otorgarda bir karşılama filan yok. kendi çabamızla dolmuşu bulduk ve Mehmet Ali Paşa camiine ulaştık. dolmuştan inince boyacı Hüseyin orada cami bahçesindeymiş. bizi tanıdı, başımızda sarıklar yüzümüzde sakal sırtımızda cübbe şalvar.. anladı kendi talep ettiği hocalar olduğumuzu.. orada hiç musafaha filan olmadı. hemen bizi caminin içine çekti.. bahçeden oturan cemaatten çekindiği belli oluyordu. bunlar garip şeyler.. cami içinde soğuk bir karşılama yüz ifadesinden memnuniyetsizlik emareleri.. yalandan bile olsa bir güler yüz görmedik.. sıcak bir hoşgeldiniz duymadık.. aklıma bir şeyler geliyor ama bu kadarını yazmış olayım. hani hatırlı gönüllü birileri olsa döner arkasını çeker geri giderdi. ancak biz Allah için Allah yolunda her sıkıntıya katlanmaya peşin razı olmuştuk. sabırla devam ettik.
Camiye çıktık Mehmet Ali Paşa camisi.. depremden dış duvarları yıkılmış caminin ön tarafını bir perde ile bölmüşler arka kısımda kılınıyor namazlar. ön kısım şantiye. caminin etrafı kalabalık.. camiye bitişik binada Kur’an kursu varmış orası da depremden harap olmuş. buna yıkılmamış ama duvarlar kimi devrilmiş kimi sıvalar dökülmüş heryer mahfolmus. ranzalar ezilmiş.. Boyacı Hüseyin buralar altı ayda yapılacak bu kursta görev yapacaksın gibi şeyler söyledi. söyle bir etrafıma baktım hiç te altı ayda yapılacak gibi görünmüyordu. buna sabrettik ve bize gösterilen yere imam odasına çantalarımızı koyduk. imam odası da 12 metrelik nispeten küçük bir oda. bir de ranza koymuşlar Hasanla orada altlı üstlü yatacağız belli ki. yani bana sorarsanız hiç te öyle gönül huzuruyla görev yapılacak yer değil. işlek ana cadde üzerinde cami devamlı iş makineleri kamyonlar beton mikserleri geçiyor o kadar gürültü toz içinde heryer. o kamyonların motor gürültüsü hele.. geçerken benim sesimi bastırıyor derste söylediklerim duyulmuyordu..
Çilemiz bununla bitmedi. abdest alma gereği oldu haydi umumî tuvalete in.. bakımsız kir pasak içinde görevlisi yok.. Sonra banyo yapmak gerekecek.. banyo yok. sorduk nerede yıkanacağız.. hiç hesap edilmemiş biraz düşündüler.. ha tamam televizyona gidin bizi İlyas abi gönderdi deyin orada yaparsınız dediler. Tarif edilen yere gittik bir tabelada Selam TV’yi gördük ama girişini tam bulamadık.. Biraz aradım sonra vaz geçtim. Tanımadığım hiç görüşmediğim insanlar kapıyı açacak biz buraya banyo için geldik diyeceğiz! olacak şey değildi utandım haya ettim ve geri döndük.. Caminin alt katında aşevi ve market vardı. onların kullandığı tuvaletleri bulmuş olduk. o tuvaletlerin birinde yere karton serip üstünde yıkanmış olduk. Kimi zaman soğuk suyla kimi zaman kovaya sarkıtlan elektrikli rezidansla biraz ısıtarak..
işte boyacı Hüseyinin bize -ismailağadan çağırdığı hocalara- reva gördüğü muamele bu ! Yemeklere gelince.. cami altında bulunan aşevinden yiyorduk. Orta halli nispeten ucuz yemeklerden veriyorlardı. Benim şikayetim olmadı hiç. küçüklüğmden veri alışkınım tabldot yemeğine.. bulduğumuza şükrederek razı oluyorduk. aklımıza bur fesatlık hiç düşmedi. Sonra benim bir adaşım geldi İsa Dertli.. o yemekhanecilere parmağı ile işaret ederek “hayır ondan değil şundan koy” diyerek canının çektiği yemeği alıyordu biz de onun bu cesaretine/açık sözlülüğüne hayran oluyorduk. Orada verilen dışında boyacı Hüseyinin ne evinde bir ikram ne de odamıza bir yiyecek bir tatlı bir meyve alıp getirdiğini bilmiyorum. Ne çay yapacak tertibatımız oldu ne bir yumurta pişirecek ortamımız.. Haftasonu verdikleri harçlık ise ancak İstanbul’a gidip gelmeye yetiyordu.
Şimdi düşünüyorum da.. o şartlarda görev yapmak olacak şey değilmiş. ve değil boyacı Hüseyin adında kurnaz uyanık bir ihvan, dağdaki çoban olsa misafirlerine o muameleyi yapmaz.. Belli ki bizim geri gitmemiz için bize uygulanmış kasıtlı bir muamele: mobbing imiş! Nereden belli? Ben oradayken ve devamlı vakfın maddi imkansızlığından dem vururlarken, tutup Adapazarı’ndan bir hoca daha getirmesinden belli. imkan yok madem.. iki hoca var zaten. neden tuttun üçüncüsünü getirdin boyacı efendi !? “anlayın artık ben sizi satıyorum bunu alıyorum siz geldiğiniz yere geri gidin” demek istiyormuş da bizim saflığımız o zaman bunu anlamaya müsade etmiyormuş.
Biraz saflık biraz da fakru zaruret, mecburiyet. Benim açımdan zaten dönecek halim mecalim yok. dönecek olsam hoşgeldin diyerek beni karşılayacak kimsem yok çünkü. Adeta atılmışım İzmit’e sürülmüşüm. Yani medresede son günlerde yaşadığım o uğursuz hadise.. Defterimin Metin hoca tarafından okunup idareye ispiyon edilişim.. ve sonrasında gelişen hadiseler beni o duruma düşürdü
İsa’nın Defteri Hadisesi
özet: Medresede talebe iken hem okuyor bir yandan da bir kitap yazmaya çalışıyordum: İdeal medrese eğitimi ve talebe yetiştirme” konulu bir kitap. Bunun için -kitabın konusu dışında- karalama kabilinden medresede gördüğüm hataları not alıyordum. Bu notlarım bir hocanın eline geçti ve “medreseyi kötülüyor!” denilerek idareye şikayet edildim. idare bunun üzerine ifademi dahi alandan apar topar göreve gönderd; İzmit’e yaz talebesi okutmaya böyle gitmiş oldum. hiç bir hakkım hukukum gözetilmeden..
En baştan..
Medreseye geldiğimde yaşım 18’di. Daha önce birkaç cemaat içinde bulunmuş ve yatılı okuma ve yurtçuluk öğrenci yetiştirme konularında tecrübem vardı. ilkokuldan sonra hayatım yatılı yurtlarda geçti. Dört farklı gruba ait yurt gördüm bir o kadar belletmen gördüm üslup yordam gördüm. Gerçekten bu işi başarıları ve eline yüzüne bulaştıranları gördüm. Öğrenciyi kendi yoluna davasına sıkı sıkıya bağlayanları gördüm bir de on koyunu güdemeyecek, kurda hırsıza yem edip zayi edecekleri gördüm.. Bu tecrübelerim bana mukayese yapma fikir yürütme ve eğriyi doğrudan ayırt etme imkanı verdi.
Medrese benim beşinci yuvamdı, evimin dışında barındığım gece yatıp kaldığım beşinci sosyal alanımdı. Medresenin jargonu yurtlardan farklı idi ama sonuçta yapılan şeyler aynı. Öğrenci disipline edilecek saatinde yatıp saatinde kalkması sağlanacak, saatinde dersinin başına oturup saatinde namazını kılması yemeğini yemesi sağlanacak. Bununla beraber Medresesinin tarikatın vermek istediği şuur talebeye aşılanacak. Talebenin samimi bir müslüman iyi bir cemaat mensubu olması sağlanacak. İşin bu kısmı Diğerleri ile aynı. medresenin farkı talebe okula gitmek için dışarı çıkmıyor aynı yapı içinde eğitimini alıyor. yani haricî bir tesir alma yok. gurbetçi olmayanların hafta sonu evine gitmesi dışında dejenere olma durumu hiç yok. Bu yönüyle önemli bir avantaj. Ayrıca manevi terbiye yönü tarikata havale edilmiş durumda. Şeyh efendinin sohbetleri ve verdiği tarikat dersi işin o yönünü deruhte etmiş durumda. Daha ziyade Medresede bulunan feyz ve hal girenlere sirayet ediyor. Bu yönüyle de Hocaların yükü hafif. Yurtlarda bütün bunlar yurt idaresi ve belletmenlerin omuzunda.. o yüzden birçoğu beceremiyor. öğrenci harcanıyor
Bu benim ikinci Medresemdi. Buraya Cebecibaşı Medresesinden geliyordum (Cebecibaşı camisi bitişiğinde) Orada işler karıştı Abdulkadir hoca medreseyi masum Bayraktara devretti. bizim hocamız da medreseyi terk etti. bizler de çıktık kendimize yer baktık. Ben arkadaşım Ebubekir le beraber merkeze gelmiş oldum Kubbealtı taş medreseye.
hükümet olarak Ecevit dönemi.. medresemizin vakıflardan diyanete tahsisi süresi dolmuş vakfılar tahsisin uzatılması talebini reddetti ve binayı boşaltın bize devredin dediler o yüzden Osmanlı yapısı tarihi medreseyi boşaltmak zorunda kaldık. ismailağa Vakfı bizler için misafirhane bölümünde sınıflar yaparak bir sene kadar eğitimimizi orada yaptık sonra Yavuz Selim camisi altında Yeşil Medrese dediğimiz bir binaya geçtik. bu anlattığım defter hadisesi bu yeşil binada vuku buldu merdivenlerin başında.
Defterin ana konusu “Allah Yoluna Hizmet” iki kısma ayırmışım iç hizmet ve dış hizmet diye. iç hizmettem Medrese eğitimini kast ediyorum. dış hizmet de emri bil maruf sohbet vaaz vesair..
İç hizmet kısmını yazarken gördüğüm duyduğum gözlemlediğim hataları tekrar etmemek adına not alıyordum. bu notlar asla kitaba girecek şeyler değildi. ipucu kabilinde şeylerdi. Bizler Medresenin son sınıfı idik. sınıfların adı okuduğu kitapla bilinir. Molla cami sınıfı emsile sınıfı gibi.. Biz Muhtasar sınıfı idik. Telhis üzerine Sadettin Taftazani’nin yazdığı şerh Muhtasarul Meani okuyorduk. Bir anlamda sonda idik.
mesela şu benzer şeyler yazmıştım “Medresemizde 3’ü büyük 3’ü küçük altı tane hoca var. Büyük hocalar Mahmut hoca Hüsamettin hoca ve Seyyit Ahmet hocaydı. Küçük hocalar da yeni hoca olmuş genç kişiler.. Metin hoca Yavuz Selim ve Enes hocalar..” İki de ezber dinleme hocası vardı aslında Hafız Murat hoca ve İbrahim hoca. Defteri gören kişi kendisi için küçük hoca dediğim alınmış olabilir. Ancak bu tabirler ismailağaya ait. her kursta her talebenin ağzında buna benzer yakıştırmalar vardır. Hatırlayın ismailağa ya ilk geldiğim günlerde girecek Medrese bulamayıp Ubeydullah abinin elinden tutup Medrese aradığımız o günlerde Ubeydullah abi yolda mütemadiyen “seni büyük hocalara vereceğim büyük hocalara.. ben küçük hocalardan çok çektim..” diyordu da ben ilk defa duyduğum bu tabirlere şaşırıyor ve ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum. çok çektim derken aceba ne tür sıkıntılar çekmiş diye de merak ediyordum..
Belki o günlerin etkisi altında bilinçaltıma yerleşmiş, ben de istem dışı Hocaları büyük-küçük diye katagorize etmişim.. Belki tüm çektiklerim bazı hocaları küçük gördüğüm için ilahi bir tokat.. Belki gerçekten birileri büyüklüğün erdeminden, affetmekten, insan idare etmekten yoksundu, Kader böylece bizi hayata hazırlıyordu..
Gelgitler içindeyim.. Bu insanlar bana gerçekten iyilik yaptılar da ben mi kötülükle kaşıklık veriyorum ben miyim kadir bilmez nankör yoksa onlar bana hainlik mi yaptılar? bilmiyorum. Bazen bütün kötü yanları unut iyilik ve minnettarlıkla yâd et isa diyorum bazen de böyle sitem kahır yüklü cümleler dökülüyor ağızdan.
Peki bu lafların bu yazıların kime ne faydası var? bilmiyorum. belki içini dökmenin verdiği rahatlık hissini arıyorum belki nefs-i emmare sinsi bir intikam peşinde. En iyi yaklaşımla araştırmacılar tarihçiler için malzeme olsun, çocuklarıma ibret yüklü hatıralar olsun.
O gün cumartesi idi. öğleden sonra. mutad olarak o anda Medresede hoca olmazdı herkes evine gitmiş olurdu. ben de bir iki bir karaladım sonra çamaşır yıkamak için makinenin yanına indim. defteri ise rahle üzerinde açık unutmuşum. sınıfa geldiğimde defteri yerinde bulamadım. arkadaşlara sordum az önce Metin hoca bakıyordu dediler. hemen hocalar odasına girdim baktım defterim elinde oturmuş okuyor. bu benim özelim böyle okuyamazsınız dedim. herkesin hatasını yazmışsın ya bende kendi hatalarıma bakıyorum dedi. biraz düşündüm bıraksam mı elinden çekip alsam mı.. almaya karar verdim davrandım defteri tutup çektim. bırakmadı çekti ve kalktı müdür odasına geçti ben arkasından.. içeri paldır küldür daldık içeride meğer Enes hoca varmış ve misafirleri.. bizim gözümüz bir şeyi görmüyor.. çekmeceyi açtı kilitleyecek.. elimle tutum kapatamadı. tekrar çıktık.. Böyle itiş kakış tekrar hocalar odasına girdik başında dikildim. sonra ne düşündüyse uzattı verdi defteri. Aldım çıktım.. uzun uzun düşündüm ne yapsam nasıl etsem nasıl açıklasam. yüze yüze kuyruğuna gelmişim. son sene son dersler hocaefendi ile aram iyi, nispeten başarılı bir talebeyim.. öylece Medreseden atılmak benim için en kötüsü olurdu. Bu ızdırap içinde hafta başını bekledim halim bir nebze nerak heyecan gerisi ise tevekkül Allah’a itisam. gönülden rahattım. bir ihanetim kötü niyetim yoktu. Kendimi rahatlıkla savunabilirdim. Pazartesi oldu Enes Hoca bana dedi ki isa eğer bu Çarşamba geçerse daha korkma. yani Metin hoca senin bu defterini Çarşamba toplantısında ortaya atarsa atar. eğer gündeme getirmezse geçmiş olsun..
Çarşamba oldu, öğleden sonra. toplantı Hocalar odasında başladı. Birazdan Murat hoca çıktı ve bizim sınıfa girdi “Hocalar defterini istiyor” dedi. çıkardım verdim. Az sonra tekrar geldi. o sayfaları istiyorlar dedi. yok onlar yırttım yaktım dedim. gitti ve bir daha gelmedi. beklediğim gibi olmadı. beni kimse çağırmadı ifademi de almadılar kendimi savunma fırsatı da vermediler. Belki de yargılama olmadı ki savunma gerekmiş olsun bilmiyorum.. İki Kelimeyle meramımı derdimi niyetimi ne yazdığımı anlatmak isterdim
Toplantı bitince Hoca Efendi doğruca bizim sınıfa girdi ve İzmit’e gitme işini orada söyledi. nasıl olduğunu yukarıda anlattım.
O sayfaları neden yaktım? Toplantı öncesinde durumu vaziyeti bazı arkadaşlarla istişare ettim. Yusuf Çetin “isa sen en iyisi o sayfaları yak imha et” dedi. düşündüm doğru. Her ne kadar gözlemlerim sonucunda tespit ettiğim hataları yazmış olsam da sen bir talebesin onlar senin hocan. Hiyerarşinin en kuvvetli olduğu bir kuruluşta bu tür hareketler asla müsamaha ile karşılanmaz. Kusur gören bir de onu yazıya döken talebeyi kimse yanında barındırmak istemez. bu benim için de geçerlidir..
aslında olay böyle değildi. kitabın böyle bir konusu bölümü yoktu. sadece doğru davranışı tespit etmek için uygulamadaki eksiklikleri göz önünde bulundurmak içindi o yazılar. sonrasında silinip gidecekti zaten. yoksa Medresemin hatalarını noksanlarını el aleme duyurmak değildi asla hedefim. Hocalarım Allah razı olsun ellerinden gelenin en iyisini yapmaktadırlar. Yıllarca bizleri bedava okuttular kahrımızı çektiler..
“Muhalefetin affı yoktur. Hocalar talebelerden, şeyhler müridlerden muhalefet edeni affetmezler. muhalefet edene mutlaka ceza verirler.” İrşad el-Müridîn
isa erdoğan
Her Hakkı saklıdır
Yorum Yapılmamış