Profesörün Anlamadığı Nokta: Sabiin Ayeti

 
Bakara ayetini tamamıyla yanlış anlamak:
 
Değerli dostumuz Bakara ayetini yanlış anlamıştır. Ayet şöyledir: “Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden Allah’a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir” (Bakara, 62). Sayın Ateş bu âyete bakarak herhangi bir semâvî dine mensup olan herkesin cennete gireceğini zannetmektedir. Bundan dolayı dergideki mezkûr makalesinde “Bu Kurân, herhangi bir semâvî dine mensup olan, Allah’a ve âhiret gününe inanan ve amel-i sâlih işleyen herkese cenneti müjdelemektedir” demekte ve yukarıdaki ayeti bu iddiasına mesned kılmaktadır. Hâlbuki ayet-i kerîmeden böyle bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Çünkü ayet inanan grupları sıralayarak Hz. Mûsâ zamanında yaşayıp da kendisine îmân eden Yahûdîlerden, Hz. İsâ’nın zamanında kendisine îmân eden Hristiyanlardan ve Hz. Muhammed’in peygamberliği döneminde O’na inanan müminlerden sözetmektedir. Şüphesiz bu peygamberlere tâbi olanlar yaşadıkları dönem içinde peygamberlerini tasdik edip onlara tâbi olmuşlarsa cennete gireceklerdir. Ancak îmân etmeyenler cehenneme girecektir. Nitekim Allah Teâlâ bunu şöyle anlatır: “İsrailoğullarından bir zümre inanmış, bir zümre de inkâr etmişti” (Saf, 14). Bu yüzden Hz. Muhammed’in bisetinden sonra Hz. Mûsâ’ya veya Hz. İsâ’ya tâbî olmak ve onların kitaplarıyla amel etmek câiz değildir. Bilakis Kurân’a tâbi olmak ve bütün peygamberlere îmân etmek mutlaka gereklidir. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.v) Hz. Ömer’in Tevrat’tan bazı sayfalar okuduğunu gördüğünde kendisine kızmış ve şöyle demiştir: “Allah’a kasem olsun ki Musa hayatta olsaydı bana tabi olmaktan başka çıkar yol bulamazdı.” (el-Hâfız İbn Kesîr’in tefsirine bkz.)
 
Sayın Ateş (Allah onu affetsin) aynı zamanda Mâide ayetini de yanlış anlamakta ve Hristiyanlar, İslâm’a girmeyerek kendi dinlerine tâbi olmaya devam etseler bile Allah Teâlâ’nın kendilerini övdüğünü sanmakta ve ayetin kendisine delil olduğunu düşünmektedir. Yani Hz. Muhammed’e tâbi olmayarak kendi dinine bağlı kalan Hristiyanların ehl-i îmân zümresinden olduğunu ileri sürmektedir. Ayet-i kerîme şöyledir: “Onlar içinde iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da «Biz Hıristiyanlarız» diyenleri bulacaksın” (Mâide, 82). Şayet sayın Ateş ayet-i kerîmeyi tamamlasaydı, onun Hristiyanlardan belirli insanlar için indiğini görürdü. Şüphesiz ki bu ayet, Habeşistanlı bir grup Hristiyanla ilgilidir. Habeşli bir grup Hristiyan Hz. Peygamber (s.a.v) ile buluşup Kurân-ı Kerîm’i dinlediklerinde çok müteessir olmuş, ağlamaya başlayarak Müslümanlıklarını ilan etmişlerdi. O denli ağlamışlardı ki sakalları gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Daha sonra bu insanlar Müslümanlıklarını ilan ederek Necâşî’ye dönmüşlerdi. Ayet-i kerîmenin devamı şöyledir: “Bunun sebebi, onların içinde bilgin keşişlerin ve dünyayı terk etmiş rahiplerin bulunmasıdır ve bunlar büyüklük taslamazlar. Peygambere indirilen Kur’an-ı işitince gerçeği tanımalarının sonucu olarak gözlerinden yaşlar akarken onların şöyle dediğini görürsün: «Ey Rabbimiz, inandık, bizi de gerçeğe şahit olanlar arasında yaz.»” (Mâide, 82-83) Bu ayetler, onların îmân edip Hz. Peygamber’i tasdik ettiklerini açıkça göstermiyor mu?!
 
Sayın Profesör’ün Hz. Peygamber’e tâbi olmayıp İslâm dinine girmeseler bile Hristiyanların kendi dinleri üzere devam etmelerinin makbûliyeti ve cennete girecekleri şeklindeki iddiasına delil olarak Hz. Peygamber’in, anlaşmayı bozdukları için Benî Kurayza’ya Tevrat’la hükmettiği iddiası ise oldukça ilginçtir. İslâmî ilimlere derin vukûfiyeti olan bir hocanın mezkûr hâdiseyi böyle anlaması/aktarması doğrusu anlaşılabilir cinsten değildir. Öncelikle sayın Ateş’in, bu iddiasının doğru olmadığını söylemek durumundayız. Zira bütün müfessir ve siyercilerin de ittifak ettiği üzere onlara Tevrât’ın hükmünce değil Hz. Sad’ın hükmüne göre davranılmıştı; Hz. Sad savaşçı erkeklerin öldürülmelerine, kadınların ve çocukların esir edilmelerine hükmetti. Bunun üzerine Hz. Peygamber Sad’a: “Kuşkusuz sen, yüce Allah’ın yedi kat göğün üstünden verdiği hükmün aynısı ile hükmettin” dedi. (Bkz: İbn Kesîr Tefsiri, Ahzâb Suresi).
 
Hz. Peygamber’in ehl-i kitâb konusunda Allah’ın emrine muhalefet etmesi nasıl tasavvur olunabilir? Allah Teâlâ ehl-i kitapla ilgili olarak “(Sana şu talîmatı verdik): Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et.” (Mâide, 49) buyurduğu halde Hz. Peygamber’in bu emre aykırı hareket ederek onları Tevrat’la yargıladığını ileri sürmek nasıl bir şeydir? Bu ayete rağmen Hz. Peygamber’in Kurân’ı terk ederek onlara Tevrat’la hükmettiği nasıl söylenebilir?
 
“Kendi kitapları olan ve içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat ellerinde iken nasıl olup da seni hakem tayin ediyorlar? Sonra ne diye peşinden dönüp senin hükmüne razı olmuyorlar” (Mâide, 43) ayet-i kerîmesine gelince; Allah Teâlâ burada Yahûdileri azarlamaktadır. Onların Tevrat’la hükmetmelerini onayladığını gösteren bir anlam bu ayetten çıkmaz. Aksine burada Yahûdîlerin bu davranışlarının ne kadar tuhaf olduğu vurgulanmaktadır. Zira onlar hak olduğunu iddia ettikleri Tevrat’ı bir kenara bırakarak peygamberliğine inanmadıkları halde, Hz. Muhammed’e gelip aralarındaki anlaşmazlıkları çözmesini ve bir hükme bağlamasını istiyorlardı. Dolayısıyla ayetin anlamı şöyledir: Yâ Muhammed! Nasıl oluyor da o Yahûdîler ne sana, ne de kitâbına îmân etmedikleri halde senin hakemliğine başvurur ve verdiğin hükme razı olurlar? Bu çok tuhaf değil mi? “Doğrusu onlar iman eden kimseler değildirler” (Mâide, 43).
 
Necrân Hristiyan heyeti hâdisesine gelince, Allah Rasûlü onların mescide girip kendi dinleri gereğince ibadet etmelerine izin vermişti. Ancak buradan sayın Profesör’ün iddia ettiği gibi Hz. Peygamber’in onların haçlarını ve Allah’ın dışında bir şeye ibadet etmelerini onayladığı iddiasını çıkarmak mümkün müdür? Bu, tefsir kitaplarında zikredilen bir hadisedir ve hülâsa olarak şöyledir: Necrân Hristiyanlarından bir grup Hz. Peygamber’le tartışmak üzere Medîne-i Münevvere’ye gelir. Boyunlarında haçlar asılıdır. Allah Rasûlü mescide girmelerine izin verir ve onları hoş karşılar. İbadet etmek için Hz. Peygamber’den izin isterler ve izin verir. Doğuya, Beytu’l-Makdis istikametine dönerek ibadet ederler ve Hz. Peygamber’le tartışmaya başlarlar:
 
- Niçin Bizim sahibimizle ilgili kötü sözler söylüyorsun?
 
- Onunla ilgili ne söylüyorum?
 
- Onun kul olduğunu söylüyorsun.
 
- Bu kötü söz müdür? O tabii ki Allah’ın kuludur.
 
- Bu nasıl olur? Hâlbuki o, ölüleri diriltiyor, dilsizleri, körleri ve abraşları iyileştiriyordu.
 
Bunun üzerine heyettekilerden kimisi Hz. İsâ’nın Allah olduğunu, bazıları da “üçün üçüncüsü” olduğunu söyleyince Hz. Peygamber (s.a.v):
 
- Siz bilmiyor musunuz ki, Rabbimiz diridir, İsâ ise ölümlüdür?
 
-  Evet biliyoruz
 
-  Peki bütün çocukların babasına benzediğini bilmiyor musunuz?
 
- Evet biliyoruz.
 
- Peki bilmiyor musunuz ki, yerde ve gökte olan hiçbir şey Allah Teâlâ’ya gizli kalmaz. İsâ ise sadece Allah’ın kendisine bildirdiği şeyleri bilebilir?
 
-  Hayır.
 
-  Bilmez misiniz ki, Rabbimiz yemez, içmez ve def-i hâcet eylemez. İsâ ise yer içer ve bütün insanlar gibi def-i hâcet eylerdi?
 
- Evet biliyoruz.
 
- Öyleyse nasıl olur da İsâ iddia ettiğiniz gibi ilâh ya da ilâh’ın oğlu olabilir?
 
Necrân heyeti bu son soru karşısında susmuş ve yüz çevirerek inkâra sapmıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber onları mübâheleye (lanetleşmeye) çağırmıştı. Ancak onlar korkmuşlar ve mübâheleden kaçınmışlardı. Bu hâdise üzerine Allah Teâlâ Âl-i İmrân sûresinin şu âyetlerini indirdi: “Elif, Lâm, Mîm. Allah o İlahtır ki Kendinden başka tanrı yoktur. Hay O’dur, kayyûm O’dur… Allah nezdinde İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona «Ol!» dedi ve oluverdi. Gerçek, Rabbinden gelendir. Öyle ise şüphecilerden olma. Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle Îsâ hakkında tartışmaya girerse de ki: «Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine inmesini dileyelim.»” Allah Rasûlü Necrân Hristiyanlarını mübâheleye çağırmıştı. Davetin hikmetli üslubu böyledir. Yoksa sayın Profesör, mesela Papa boynunda haçıyla, Şeyhu’l-İslâm’a gelse, Şeyhu’l-İslâm kendisine, “Çık dışarı ey kâfir! Boynundaki haçı çıkarıp İslâm’a girmedikçe seninle tartışmam” demesini mi beklemektedir? Bu Hz. Peygamber’in yapmadığı bir şey olup aynı zamanda insan aklının ve hikmetin gereği bir davranış da değildir. Ancak (yukarıda geçen) bu hâdiseden Hz. Peygamber’in onların batıl inancını onayladığına dair bir sonuç kesinlikle çıkmaz.
 
Sonuç olarak değerli dostumuz Profesör Dr. Süleyman Ateş’ten, Allah’a iman etmeyip küfre sapanlara karşı rahmet konusunda ifrata düşmemesini diliyoruz. Zira kendileri Allah’ın kulları üzerinde Allah’tan daha merhametli olamaz. Eğer Allah, onların hak din olan İslâmâ girmemeleri durumunda cehenneme gireceğine hükmetmişse bir Âdemoğlunun kalkıp Allah’a muhalefet ederek “kesinlikle cennete girmeliler” demesi mümkün olmadığı gibi gücü dâhilinde de değildir. İnsanların en çok zararda olanı Allah’ın dininden yüz çevirerek dinini dünya ile değiştirendir.
———————————————————————————-
 
(*) “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir”, İslamî Araştırmalar, Yıl 1989, Cilt III, sayı 1.

Yorum Yaz

 

 

 

Bu HTML kodlarını kullanabilirsiniz

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>